Dediðin gibi deðildir. Öyle insanlar vardýr ki, dünyadan geçmiþ olurlar, onlarýn dünyada lezzet alacaklarý ve rahat bulacaklarý yerleri yoktur. Ölümü arzularlar. Derviþ [yani fakîr] vaziyetindeki müslümanlarýn çoðu böyledir. Zengin insanlar da ikiye ayrýlýr:
Bir kýsmý, bu þeyleri sevdikleri gibi, Allahu Teâlâ’yý da severler. Onlar için de bu azap yoktur. Bunlar þu kimseye benzer ki; kendisinin evi ve sarayý vardýr, bunlarý sever. Fakat baþ olmayý, saltanatý, köþkü ve baðý ondan daha çok sever. Padiþahýn emri ile ona bir baþka þehrin valiliði verilirse, ona bulunduðu yerden çýkmak hiç üzüntü vermez.
Zira evinin, sarayýnýn ve þehrinin sevgisinden daha çok olan reislik sevgisi, diðer sevgileri siler, onlardan eser býrakmaz. O hâlde peygamberler, evliya ve zâhidlerin kalbi, kadýna, evlâda, þehre ve vatana yakýnlýk duysalar da, Allah sevgisi hâsýl olduðu ve O’na kavuþmak ünsiyetinin verdiði lezzet sebebiyle diðerlerini siler, yok eder. Bu lezzet ise ölüm ile hâsýl olur. O hâlde onlar bundan emindirler.
Ama dünya arzularýný daha çok sevenler, bu azaptan kurtulamazlar. Bunlar daha fazladýr. Bunun için Allahu Teâlâ buyurur:
“Sizden gideceði yer o [Cehennem] olmayan kimse yoktur. Bu öyle bir iþtir ki, hükmü Rabbinin irâdesi ile nihayetlenir. Sonra, müttakî olanlarý ondan kurtarýrýz. Kâfirleri ise dizleri üzerine çökmüþ olarak terkederiz” (Meryem, 71-72.)
Bu kimselere, bir müddet azap ederler. Dünyadan uzun zaman ayrý kaldýklarý için, dünya lezzetini unuturlar. Allahu Teâlâ’ya ait kalpte olan sevgisi tekrar zuhur etmeye baþlar. Bu bir sarayý diðerinden, yahut bir þehri diðer bir þehirden, veya bir kadýný diðer bir kadýndan daha çok seven bir kimseye benzer. Fakat diðerini de seviyor. Onu en çok sevdiðinden ayýrýrlar ve diðer sevdiðine býrakýrlarsa, bir zaman ondan ayrýldýðýna üzülür, sonra unutur, buna alýþýr, iþte kalpte olan o sevginin aslý, uzun zamandan sonra tekrar görünür.
Fakat Allahu Teâlâ’yý asla sevmeyen… O, azapta kalýr. Zira o, daima O’ndan (c.c) uzak kalmayý seviyordu. Hangi bahane ile O’ndan kurtulabilir? Kâfirlerin ebedi azapta kalmalarýnýn sebeplerinden biri de budur.
Biliniz ki, herkes, “Ben Allahu Teâlâ’yý severim, yahut dünyadan daha çok severim” diye iddia eder. Bütün dünyadakiler bunu diliyle böyle söylerler. Fakat bunun bir mihenk taþý ve miyarý [ölçüsü] vardýr ki, onunla anlaþýlýr. Bu da þöyledir:
Bir kimseye þehveti ve nefsi bir þey emretse, Allahu Teâlâ’nýn gönderdiði þeriat da bunun aksini emretse, kalbini Allahu Teâlâ’nýn emrine doðru meyletmiþ, yaklaþtýrmýþ görür ise o, Allahu Teâlâ’yý seviyor, demektir. Bahusus iki kimseyi de seven bir kimse, bunlardan birini daha çok seviyorsa, aralarýnda bir ihtilâf çýktýðý zaman kendini daha çok sevdiðinin tarafýndan görür ve onu daha çok sevdiðini bununla, anlar. Böyle olmayýnca, dil ile söylemekte hiç fayda yoktur. Çünkü o söylemek yalan olur.
Bunun için Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Lâ ilâhe illallâh diyenler, daima kendilerini Allahu Teâlâ’nýn azabýndan koruyorlar. Bu, dünya iþlerini, din iþlerine tercihlerine kadar devam eder. Dünyayý dine tercih edip de ‘Lâ ilâhe illallâh’ dedikleri zaman, Allahu Teâlâ onlara: ‘Yalan söylüyorsunuz. Bu iþten sonra lâ ilâhe illallâh demeniz yalan olur’ der.”
O hâlde, buradan, basiret sahiplerinin kalp gözleriyle, kabir azabýndan nasýl kurtulacaðýný görmeleri anlaþýldý. Ve yine insanlarýn çoðunun kurtulamayacaðýný, fakat týpký dünyaya baðlýlýklarýnýn farklý olmasý gibi azaplarýnýn da müddet ve þiddet bakýmýndan çok farklý bulunduðunu bildikleri anlaþýldý.
ÝMÂM GAZÂLÎ, KÝMYÂ-YI SAÂDET