فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ  ·  "Beni zikredin ki Ben de sizi anayım" (Bakara, 152)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Sık Sorulan Sorular

Tasavvuf yoluna girmek istiyorum ne yapmalıyım? Selamlar...

Kıymetli Kardeşim! Malumunuz üzere Cenâb-ı Allah’a (c.c) yaklaşmanın en kısa yolu, O’nu zikretmektir. Tasavvuf yolu, bu amaçla tesis edilmiştir. Bu yol, tâ Peygamber (s.a.s.) Efendimizden bugüne değin kopmadan gelmiştir ve kıyamete kadar da inşaallah devam edecektir.

Her yolun kendine özgü usulü ve erkanı vardır. Yolumuza bağlanmak dilerseniz ayrıntılı bilgi almak için sitemizin "Tasavvuf Yoluna Girmek İstiyorum" bölümünü incelemenizi tavsiye ederiz. Allah niyetlerinizi kabul etsin.

/tasavvuf-yoluna-girmek-istiyorum_hk7.html

Koruyucu esmalar nedir ve hangileridir? Hayırlı ramazanlar.
Koruyucu ve muhafaza edici esmalar, bize tavsiye edildiği üzere biz de bütün Müslüman kardeşlerimize bunları tavsiye ederiz. Bu esmalar maddi ve manevi, ruhi ve beden, bütün sıkıntılara ve hastalıklara biiznillah şifa kaynağıdır.
 
Koruyucu esmalar şunlardır: YA FA’AL, YA MANİ, YA NAFİ, YA DAFİ, YA SELAM

 

Muhafaza edici esmalar ; Ya Gaffar, Ya Settar, Ya Ragib, Ya Mucib, Ya Hafiz, Ya Vekil
Selamun aleyküm, Hayırlı Ramazanlar. Bu mübarek günlerde bol bol tövbe etmeye çalışıyorum ki Rabbimin Affına nail olabileyim, bu sebeple sizden bana çok kapsamlı, her türlü şirk isyan ve günahtan kurtulmak için yapabileceğim tövbe duası önermenizi rica ederim.

Aleyküm selam değerli kardeşim,

Konuya ilişkin kapsamlı bir cevap olacağını düşündüğümüz Abdullah Demircioğlu Hocamızın 17.03.2015 tarihli Hadis Dersinden bir bölümü istifadenize sunuyoruz. Rabbimiz tevbelerimizi ve tüm hayır üzere olan muradlarımızı kabul buyursun.

İstiğfarın Önemi ve Seyyidü’l-İstiğfar Duası

Cenâb-ı Rabbü’l-Âlemîn bugünkü dersimizi hayırlara vesile kılsın. Peygamber Efendimizin şefaatine nail eylesin. Kendi cemaliyle bize ikramda bulunsun. Müslümanların çok tevbe etmesi gerekir. Günlük dilimizde tevbe “estağfirullah” veya “Estağrirullah el-azîm ve etûbü ileyh” şeklinde tefalluz ediliyor. Ancak bir de belki biliyorsunuzdur ama bilmeyeniniz de olabilir, tevbelerin en büyüğü Seyyidü’l-İstiğfar duasıdır. Bugünkü dersimizde bu duayı göreceğiz.

Tevbe önemli bir husustur ve Müslümanlar nasıl tevbe edeceklerini bilmelidirler. Yaptığımız günahlardan tevbe etmeliyiz. Peygamber Efendimiz bize tevbeyi öğretmiştir. Peygamber’in (a.s) öğrettiği tevbelerin hangisi büyük değil ki? Ama bu Seyyidü’l-İstiğfar’da görüleceği üzere tam bir teslimiyet, tam bir inanç, tam bir bağlılık var. Seyyid “ulu, büyük” manasına geliyor. İstiğfar da bildiğiniz gibi tevbe manasına gelmektedir. Seyyidü’l-İstiğfar da tevbelerin ulusu en büyüğü demektir. Bunun için bu duayı görelim, tercümesini yapalım da bakalım nasıl bir mana ifade ediyor. Birçoklarımız tercümesini bilmeyebilir veya bilenler için de tekrar olmuş olur. Manası üzerinde duracağız. İstiğfarsız olmaz ve maalesef tevbe istiğfar sadece dilimizde kalıyor. Ancak kabul edilmesi için mutlaka tevbemizde samimi olmalıyız.

سَيِّدُ الِاسْتِغْفَارِ

اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ خَلَقْتَنيِ وَ أَنَا عَبْدُكَ، وَ أَنَا عَلَى عَهْدِكَ، وَ وَعْدِكَ، مَااسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ، وَأَبُوءُ بِذَنْبي فَاغْفِرْ ليِ فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ (صَدَقَ رَسُولُ الله)

 “Allâhümme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene ‘abdüke ve ene ‘alâ ‘ahdike ve va‘dike mesteta‘tü eûzü bike min şerri mâ sana‘tü ebû’ü leke bi-ni‘metike ‘aleyye ve ebû’ü bizenbî fağfirlî feinnehû lâ yağfiru’z-zünûbe illâ ente”

“Ey Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütuf ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve itiraf ediyorum, günahlarımı da itiraf ediyorum. Ey Allah’ım! Benim günahlarımı bağışla, zira senden başka günahları bağışlayacak (mağfiret edecek, af edecek) yoktur!”[1]

Aslında Cenâb-ı Allah’ın buyruğu ile Rasûlullâh’ın buyruğu arasında hiçbir fark yoktur. Sadece derece olarak diyecek olursak ayetlerin sonunda “sadakallâhü’l- azîm” hadislerde ise “sadaka Rasûlullâh” diyoruz. Sadaka veya nataka, doğru konuştu manasındadır.

Dua çok önemlidir yani hayatımıza aşağı yukarı dua hâkim olmalıdır. Dua, dua, dua… İllâ dua. Kur’ân-ı Kerîm’de de “Dua edin!” buyruluyor.

Tevbe istiğfarın ulusu Seyyidü’l-İstiğfar, her şeyi içerisine alan bir duadır. En kapsamlı, en derin mana ifade eden dualardan biri olduğu için Seyyidü’l-İstiğfar denilmiştir. Biz tevbe istiğfara çok devam etmeliyiz. Bu duanın içerisinde tevbe istiğfar var. Eğer ki duanın içinde tevbemiz kabul edilirse duamız da kabul edilecek demektir. Diğer istiğfarları yapıyoruz ama sabah akşam bunu üçer defa okursak sabah okuduğumuzla gündüz yaptıklarımıza, akşam okuduğumuzla ise gece yaptıklarımıza tevbe etmiş oluruz. Duamızı açıklamaya başlayalım.

Allâhümme ente Rabbî” Ey Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Rab; yediren, içiren, terbiye eden demektir. Lâ ilâhe illâ ente”Senden başka hiçbir ilâh yoktur. “halaktenî” Beni sen yarattın. “Ene abdüke”Ben, senin kulunum. “Ene ‘alâ ahdike” Ezelde sana verdiğim sözümdeyim. Sana verdiğim sözümden maksat ise kalû belâ’daki sözümün üzerineyim. Bakınız “kalû belâ” hadisesi ruhlar âleminde vukûa gelmiştir. Bu hadiseyi Kur’ân kurslarında veya çocukların gittiği sıbyan mekteplerinde dini dilden söyleme kulaktan kulağa duyurma yoluyla öğretmeye çalışırlar. Çocuklara:

“Sen kimsin?

“Müslümanım”

“Ne zamandan beri Müslümansın?”

“Kalû belâ’dan beri Müslümanım” şeklinde sorarlar. O zaman veya şimdi kalû belâ’yı nerden bilsin? Ama hocalar izah eder, söylerler. Kalû belâ demek, Cenâb-ı Allah kâinatı yarattığı zaman bütün ruhları topladı. Daha dünya perdesi açılmadı. Onlara sordu:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Ruhlar:

“Evet, sen bizim Rabbimizsin” dediler. Abd kelimesi kul demek iken ahd kelimesi de söz demektir. İşte biz o âlemde Rabbimize söz verdik. O yüzden inkâr edilmesi mümkün değildir. Şimdi bakınız inkârcılar, kabul etmeyenler neleri neleri inkâr ediyorlar. Bizi saptırmaya çalışıyorlar. Kur’ân’da zaten ayet var ve ulemâ da ayetlerden, hadislerden yola çıkarak bunu anlatmışlar. Bunun aksini iddia etmek doğru değildir.

Kelime-i küfür sadece inkâr edenlerin söylediği söz değildir. Bir insan bazen bilmeden ağzından küfre düşürecek bir söz çıkarsa küfre düşer. Şimdi diyeceksiniz ki elest bezmini inkâr edenlerin durumu nedir? Biraz da bize ondan bahsedin. Hiç şüphe yok ki ayeti inkârlarından dolayı şöyle simsiyah bir kömür gibi kâfir olmuşlardır. Bunun başka bir izahı yok. Çünkü bir ayeti, bir sureyi veya Peygamberimizden bize varid olan hususları inkâr etmiştir. Bir insan “Namazın ne lüzumu var bugün namaz da spordur, riyazi bir iştir. Efendim, ben sporumu yapıyorum onun için namaz kılmıyorum” dese bakın, namazı hafife almıştır, inkâr etmiştir. Maazallah bu kişi dinden çıkar. Cuma günü için Peygamber (s.a):

أَنَّ اللَّهَ قَدِ افْتَرَضَ عَلَيْكُمُ الْجُمُعَةَ فِي مَقَامِي هَذَا فِي يَوْمِي هَذَا

“Muhakkak ki Allah cuma namazını, bu mekânda bu günde farz kılmıştır.”[2] buyurmuştur. Kimse “Aman, cumayı kılmasak ne olur? şeklinde hafife almamalıdır. O yüzden sokakta şurada burada alenen Kur’ân’ı, İslâm’ı kabul etmeyenler ve insanı küfre düşürecek durumlar mevcuttur. Her Müslümanın da mutlaka bu hususu bilmesi, çok titiz ve tedbirli olması lazımdır. Elhamdülillah biz Müslümanız, her gün Kelime-i Şehadet, Kelime-i Tevhid getiriyoruz. Getirmesek bile tevbe ile imanımızı tazeliyoruz. Zaten bir kişi dinden çıkmış olsa önce tevbe istiğfar etmesi ondan sonra Kelime-i Şehadet getirmesi gerekir.

Eûzü bike min şerri mâ sana‘tü” Yaptığım kötülüklerin şerrinden sana sığınıyorum.

Ebû’ü leke bi-ni‘metike ‘aleyye” İkrar ediyorum, itiraf ediyorum kabul ediyorum. Sana içtenlikle, senin nimetinin benim üzerimde olduğunu itiraf ediyorum. En büyük nimetlerden biri hidayet üzerine olmaktır. O olmadıktan sonra dünyalar senin olsa ne olacak, hiçbir mana ifade etmez.

Ve ebû’ü bizenbî” Zenb, günah demektir. Çoğulu da zunûb’tur. Aynı şekilde ism de günah demektir. Bildiğim ve bilmediğim günahlarımı da itiraf ediyorum. Onun için biz dua ederken ellerimizden dillerimizden vesaire organlarımızdan bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz günahlardan tevbe ediyorum, şeklinde dua ediyoruz.

“Fağfirlî feinnehû lâ yağfıruz-zünûbe illâ ente” Ey Allah’ım! Beni bağışla, zira senden başka günahlarımı bağışlayacak (mağfiret edecek, af edecek) yoktur.

Özlü bir duadır. Birçok şeyleri içerisinde bulundurması sebebiyle bu isimle isimlendirilmiştir. Görüyorsunuz ki içten bir yalvarışla Peygamber Efendimiz bu duayı söylemiştir. İstiğfarını yapmış, böylelikle bizlere de miras olarak bırakmıştır. Allah bu hususta dine hizmet edenlere rahmetiyle muamele etsin. Çalışan, çabalayan, vaktini hayatını feda edercesine veren İslâm âlimlerinin şefaatlerine nail eylesin. Bu anlattıklarımızı öğrendiklerimizi tatbik etmeyi bizlere nasip etsin. Başka kapı yok!

Nasreddin hocanın hikâyesini biliyor musunuz? Hocanın bir gün çuvalı çalınmış. Aramış, taramış ama bulamamış. Yorulmuş, gitmiş kabristanın kapısında durmuş. Bir gün, iki gün derken ailesi hocayı merak etmiş. Hocayı kabristanın kapısında görenler:

“Hocam sen burada ne bekliyorsun?” demişler. Hoca:

“Benim çuvalım çalınmıştı. Aradım, taradım ama bulamadım. Geldim burada bekliyorum.” Oradakiler:

“Hoca sen aklını mı yitirdin? Ölüler mi çaldı yoksa çuvalını?” deyince Hoca:

“Yok, öyle değil. Ama çalan adam bir gün eninde sonunda bu kapıdan içeri girecek.” demiş.

Dünyada yapılan iyiliklerin, kötülüklerin gireceği son yolculukla başlayan ahiret âlemine açılan kapı orası olacaktır. Ama kapıların hepsinin kapandığı geceler, gündüzler, saatler, yorgunluktan istirahata çekilmiş sarayların, mahkemelerin, devlet kapıları vs. bütün kapılar kapalı iken Allah’ın rahmet kapısı, merhamet kapısı, mağfiret kapısı, mü’minlere yardım etme kapıları her zaman açıktır. Yeter ki ona dönelim…

 

 


[1]     Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101.

[2]     İbn-i Mâce, İkâme, 78.

Bi'at etmek ve söz vermek erkekler icin olduğu gibi kadınlar için de meşru ve sünnet midir?

Meşru ve oldukça da iyi karşılanan bir durumdur. Zira kadınlar, ilahi emirler ve yasaklar karşısında mükellefiyet bakımından erkeklerle aynı durumdadır. Mekke-i Mükerreme’ nin fethi günü:

 

《Ey peygamber! İnanmış kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina yapmamaları, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları  arasında bir iftira uydurup getirmemeleri (başkasının doğurduğu  veya  başka erkekten gayr-ı meşru kazandığı bir çocuğu kocalarına aitmiş gibi göstermemeleri), iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana bi'at ederlerse, onların bi'atlarını al veonlar için Allah’ tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve pek esirgeyendir.》(el Mümtahine (60), 12) ma'nasına gelen ayet-i celile nazil olmuştur.

 

İctimai hayatın idamesi bakımından birbirlerinin tamamlayıcısı olan kadınlarla erkekler, Allah'ın erkeklere has kıldığı içtimai ve idari mevkiler, cihad, miras ve benzeri hususlar dışında şer'i emir ve yasaklar karşısında müşterek bulunmaktadır.

 

İlahi emirlere sımsıkı sarılan ve yasaklarından şiddetle sakınan kimsenin erkek olsun kadın olsun cennet ehlinden olacağı Cenab-ı Hakk'ın va'd-i ilahisi olduğu gibi, bunlara karşı gelip mükellefiyetlerden yüz çeviren kimsenin de erkek olsun, kadın olsun cehenneme gireceği aynı şekilde ilahi bir tehdiddir.,

 

Kadınlar arasında Meryem binti İmran, Asiye binti Mezahim, Hadice binti Huveylid, Fatimatüz-Zehra ve Rabi'atül-Adviye (Allah hepsinden razı olsun) gibi kadınlar arasında biri bin erkeğe bedel olan nice kadınlar vardır. Aynı şekilde gelmiş-geçmiş bütün kadınların seviyesinin kendisi ile mukâyese edilemeyeceği Hz. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem gibi nice erkekler bulunmaktadır. Bu ma'nevi yüceliklere erebilmek ancak ilahi bir inayet ve lütufla mümkündür. (Fetava-yı Halili)

 

Cenab-ı Hakk bu konuyu me'alini yukarıda verdiğimiz ayet-i celilede şöyle açıklamaktadır:

《Allah'tan başka hiçbir şeyi ilah kabul etmemek, amellerini yalnız O'nun rızası için ve ihlaslı olarak yapmak, bir başkasının malını haksız yere ve helal olmayan bir yoldan almamak, nikahsız olarak hiçbir erkekle cinsi münasebette bulunmamak, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmemek ve öldürmemek, namuslu ve iffetli kadınlara  zina ve benzeri lekeleyici suçlar isnad ederek iftirada bulunmamak, emrettiğin konularda sana muhalefet etmemek üzere söz vermek için imanlı kadınlar sana bi’at etmeğe geldiğinde onların bi’atlarını kabul et ve onlar için Allah’ tan af ve mağfiret dile. Muhakkak ki Allah Te’ala kullarını çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.》Bu ayet-i kerime, Keremli Mekke’ nin fethi günü nazil olmuştur. Rasülullah sallahu aleyhi  ve sellem erkeklerin bi’atlarını kabul ettikten sonra, kadınların bi’atlarını almaya başladı.

Yukarıda anlatılan 《Bi'at-ı Rıdvan》 dışında, ashab-ı Kiramın Rasülullah’ a bi’at etmesiyle ilgili başka rivayetler var mıdır?

Defalarca vuku bulduğu nakledilmektedir. Şöyle ki:

 

Bir Buhari hadis-i şerif'inde Cerir b. Abdillah radıyallahü anh’den: 《Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem' e namaz kılmak, zekat vermek ve her müslümana nasihat vermek üzere bi'at ettim》dediği rivayet edilmiştir.

 

Yine Sahih-i Buhari'nin Mevakitü's-salât, kitabında Abdurrahman b. Avf radıyallahü anh'den şöyle bir rivayet nakledilmektedir: 《Biz 7-8 veya 9 kişi Rasulüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in huzurunda idik. Hudeybiye bi'atı henüz gerçekleştirilmiş olduğu halde Efendimiz bize: 《Allah'ın Rasúlü'ne bi'at etmez misiniz?》dedi. Biz de: 《Sana bi'at ettik ya Rasulallah!》deyince Cenab-ı Peygamber arzusunu: 《Allah'ın Rasülü'ne bi'at etmez misiniz?》diye tekrarladı. Biz de ellerimizi Efendimize doğru uzattık, 《Ne üzerine sana bi'at edelim ya Rasulallah!》diye sorduk. O da:《Allah'a kulluk etmek, O'na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak, beş vakit namazı kılmak, İlahi emir ve yasaklara uymak, -sonra sesini oldukça hafifleterek ve yalnzca bizim duyabileceğimiz bir şekilde -insanlardan bir şey istememek üzere bi'at ediniz. Öyle kimseler gördüm ki, onlardan birinin bineğinden yere kırbacı düşerdi de, kimseden onu kendisine vermesini istemez bizzat kendi iner alırdı.》(Müslim’ de de rivayet edilmiştir.)

 

Ubadetü'bnü's-Samit radıyallahu anh’ den şöyle dediği rivayet edimiştir. Dedemin babama, onun da bana haber verdigine göre: 《Biz Rasülullah sallallahü aleyhi ve sellem' e kolaylık ve güçlük anında, iyi ve kötü gününde kendisine ita'at edeceğimize, ehlinden sadır olan emre, karşı gelmeyeceğimize, nerede olursak olalım hak ve hakikatı söyleyecegimize ve yaşatacağımıza, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza dair bi'at ederek söz verdik》dediği nakledilmiştir. (Avarifü'l-ma'arif)

İrşada yetkili bir mürşidin keramet ehli olması ve harikulade bazı kabiliyetlere sahip olması şart mıdır?

Hayır, keramet şart değildir.

 

Keramet mürşid için mutlaka lüzumlu olan bir şart değildir. Çünkü sahabe ve tabi'inden bize pek az keramet intikal etmiştir. Mesela: Ümmet-i Muhammed’ in en faziletlisi olan  Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh, Efendimizden istikamet dışında keramet pek nakledilmemiştir. Rabiatü'l-Adviye'nin dedigi gibi istikâmet, en büyük keramettir.Hatta evliyâullahtan bazıları, keramet kabul etmemişler ve bir kuyudan kerâmet gostermek için çıkarılan suyu içmemişler, aksine kendi elleriyle ip ve kova kullanarak çıkardıkları suyu içmeyi tercih etmişlerdir. (Ruhul beyan)

Abdullah el-Kureşi bu konuda şunları söylemektedir:

 

Kim kerâmet ve hârikulâde hâdiselerin zuhûrunu, kendinden sudur eden kötülükler gibi karşılamaz ise, bu durum o kimse için, ma'nevi terakki ve yükselişine mani bir perde olur. Kerameti gizlemek rahmettir.

 

Bir kimsenin keramet göstermesi sa'adet sebebi olabileceği gibi, nefsani arzuların te'siriyile ifşa ve izhar edilmesi de aynı şekilde şekavet sebebi olabilir. Bu yüzden keramet, adet gören kadınların hayızlarını gizlemeleri gibi saklanması gereken bir kabiliyet telâkki edilmiştir. (Rühül-beyan)

 

Evliyaullahdan bazıları da; 《Ben kerameti Kitap ve Sünnet gibi iki adil şahid olmadıkça kabul etmem》buyurmuşlardır.

İnsanları irşada yetkili mürşid ve şeyhlerde bulunması gereken bir takım şartlar var mıdır? Varsa bu vasıf ve alametler nelerdir?

Elbette vardır. İstikamet, nasihat, şefkat, merhamet gibi ahlaki güzelliklere sahip olmak. Kötü, çirkin ve yasak olan hal ve davranışlardan uzak bulunmaktır.

 

İrşadı sahih olan bir mürşidde aranan vasıfları şöyle sıralayabiliriz:

 

  • Şeri'at-ı mutahharanın gereklerini, tam bir istikamet içinde, kıl payı kadar sağa sola sapmaksızın, ilahi emir ve yasaklardan bir an bile yüz çevirmeden eksiksiz icra ve ifa etmek.

 

  • İnsanları şer-i şerife uymaya, islamın hayat veren prensiplerini yaşamaya, Allahu Te'ala'yı her hal ve karda kalb huzuru ile zikretmeye yöneltmek.

 

  • İnsanlara durumlarına ve düşünce seviyelerine göre, imkanların elverdiği ölçüde nasihat etmek, onlara takva ve istikâmet yolunu göstermek, çirkin ve yasak olan davranışlardan uzaklaştırmaya çalışmak.

 

  • Bütün mahlukata şefkat ve merhamet nazarı ile bakmak. Küçüklere sevgi, şefkat ve merhamet, büyüklere hürmet ve saygı göstermek.

 

  • Müridlerin ihtiyacını giderecek ve gönüllerindeki tereddüt ve şüpheleri silecek kadar fıkıh, akaid v.b. konularda alim olmak. Zira bu tür duygu ve düşünceler başlangıçta müridin iç dünyasnda arız olur, onun gönül huzurunu allak-bullak ederek ibadetten zevk almasını engelleyebilir.

 

  • Müridlerinin muttali olduğu sır ve kusûrlarıni gizlemeli, ikaz için zaman ve zemînini beklemelidir.

 

  • Müridlerinin kalblerinin kemal ve edeplerini, nefsin tehlike ve tuzakları ile hastalıklarını eğer keşf ehli ise keşfeni aksi halde hal, tavır ve davranışlarından çıkararak halen bilmeli, irşad ve nasihatini onun bu ihtiyaçlarına göre yapmalıdır.

 

  • Bütün hareketlerinde ifrat ve tefritten uzak durmalı, orta hal ve i'tidali muhafaza etmelidir.

 

  • Mutmain ve müstağni bir nefse sahip, ahlakın en güzeline malik olmalıdır. İrşad arzusu ile gelen bir müridini asık çehre ile karşılamamalı ve asla oną kızmamalıdır. Hakk rızası için olursa kızıp, darılabilir. Müridlerine karşı celali cemaline, kahrı lütfuna karışık bir tavır takınıp, yerine göre her ikisini de gösterebilmelidir. Netice olarak: Emrolunduğu gibi dosdoğru olmak ve istikamet üzre bulunmakbu vasıfların hepsini ihtiva edebilir.

 

Ebu Hasan eş-Şazeli kaddesallahü sirrahu: 《Tarikatlarda şeyh için ma'siyetleri bütünüyle terk, yapılması gereken vacipler ile menduplardan kolay gelenleri ifa, imkan nisbetinde Allah ü Te'ala'nın zikrine devam etmek ve sürekli Allah şu'uruyla hareket etmenin dışında başka bir şart aranmaz.》 Zikrin her gün en az 1000 lafza-i celal, 100 istiğfar ve 100 salat ü selam getirmek olmalıdır》buyurmaktadır. (Ruhul beyân)

Nehyedilen, çirkin görülen ve yasak olan bir hususta bi'at etmek ve söz alış-verişinde bulunmak câiz midir?

 

Caiz değildir. Çünkü, Halık'a isyanın bulunduğu yerde hiç bir mahluk, makam ve mevkiye itaat yoktur.

 

İsmail Hakki Bursevi'nin Ruhül-beyan'da ifade ettiği gibi kendilerine bi'at edilen kimseler üç kısımdır:

 

  • Peygamberler

 

  • Onların ma'nevi mirasçısı durumunda bulunan şeyhler ve âlimler

 

  • İdareciler. sultan ve padişahlar. Bi'at almaya yetkili bu üç gruba yapılan bi'at, gerçekte yalnız Allah ü Te’ala Hazreteri’nedir. Bunlarsa, kendilerine tabii olanlarn bi'atlaryla Allah'ın yeryüzünde şahidleridir.

 

Allah adına yer yüzünde bi'at almaya yetkili bu kişilerin taşıması gerekli bir takım şart ve özellikler vardır. Allah'ın emir ve yasaklarını yeryüzünde hakim kılmak bu şartları içine alabilir. Bunlara bi'at etmesi gereken kimseler için de bazı şartlar vardır. Emredildiklerini aynen yapmak, yasaklardan da olduğu gibi kaçınmak aranan şartları ifadeye yeterlidir.

 

Peygamberler ve onların ma'nevi mirasçısı durumunda bulunan alim ve şeyhler, ma'siyetle ilgili bir şeyi asla emretmezler. Peygamberler ma'sûm, şeyhler ise mahfuzdur. Sultanlar ve idârecilere gelince: onlar şeyhler ve âlimlere yakın olur, işlerini onların istişarelerine göre yönlendirirse mahfuz, aksi halde perişan ve mağlub olur. Bütün bunlara rağmen, ma’siyet kokan bir konuda itaata asla izin yoktur. Çünkü Halık'a muhalefet ve isyânın bulunduğu yerde hiçbir mahluka itaat yoktur. Bi'at ise, kulun Alah'a kavuşması ve gafletten kurtularak Hakk'ı hatırlaması için gerekli bir husustur. (Ruhü'l-beyân)

Bi'at etmek ve söz almak, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem aleyhisselam'dan beri var olan eski şeriatlarda var mıdır? Yoksa sadece Ümmet-i Muhammed'e has bir husus mudur?

Bi'at ve karşılklı söz alış-verişi eski şeri'atlarda da mevcud olan bir konudur. Şöyle ki:

 

İlk ahd ve misak, Cenab-ı Hakk tarafindan insanoğullarının rühları yaratıldığı zaman onlardan alınmıştır. Buna delalet eden şu ayet-i kerime bunu açıkça göstermektedir.

 

-Rabb'ın Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları  kendilerine şahit  kılarak 《Ben sizin Rabbınız değil miyim?》(demişti.) Evet, (buna) şahidiz dediler. 《Kıyamet günü biz bundan habersizdik demiyesiniz.» (el-A'râf (7), 172)

 

Ayet-i kerimede işaret dilen bu sözleşme cesedler yaratılmazdan önce, Cenab-ı Hakkın birliğini tanımak ve O'nu inkarı terkettirmek için alınmıştı. Aynı şekilde Allah ü Te'ala babamız Adem aleyhisselam'dan yasakladığı şeylerden uzak duracağına dâir ahd aldığını bize şöylece açıklamaktadır:

 

《Anadolsun biz, önceden Adem'e (o ağaçtan yememesini) tavsiye etmiş ve söz almıştık. (Bizim tavsiyemizi ve sözünü) unuttu. Biz onda bir azim (ve sebat) bulmadık.» (Taha (20), 115)

 

Ayrıca Cenab-ı Hakk, bütün peygamberlerden Hz. Muhammed aleyhisselam Efendimizin peygamberliğini tasdik etmeleri ve O'nun gelişini ümmetlerine müjdelemeleri için söz aldığını şöyle beyan buyurmaktadır:

 

«Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: «Bakın size kitap ve hikmet verdim. Sonra yanınızda bulunan (kitapları) doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve mutlaka ona yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldnız mı?》demişti. 《Kabul ettik》dediler. «O halde şahid olun. Ben de sizinle beraber şahid olanlardanım.》buyurdu. (Al-i İmran (3), 81)

 

Cenab-ı Hakk, peygamberlerden yalnızca Allah'in dinini ayakta tutacak ve yayacaklarına dair söz aldığını da şu şekilde ifade buyurmaktadır:

 

《Biz peygamberlerden, (verdigimiz risalet görevini yapmak ve dine da'vet etmek hususunda) kuvvetle ahidlerini almıştık. Senden, Nuh'dan, İbrahim'den, Musa’dan  ve Meryem oğlu İsa’dan (evet) onlardan sapasağlam söz almıştık.》(el-Ahzab (33), 7)

 

Cenab-ı Hakk bütün alimlerden dinini yaymaları konusunda söz aldiğını da şöyle açıklamaktadır:

 

《Allah kendilerine kitap verilenlerden: 《Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz.》diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü arkalarına attılar ve ona karşılık birkaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar. (onlar)》(Al-i imran (3),187)

 

Bu bölüm yazılırken misakla ilgili ilk anda aklıma gelen ayetler bunlar. Yeterli fikir verebileceğimi zannederim.

Hudeybiye andlaşmasında Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan ashab-ı kiramın diğer sahabelerden ayrı bir özelliği ve üstünlüğü var mıdır?

Vardır. Nitekim;

şeklinde başlayan ve 《Rıdvan ayeti》. diye isimlendirien Fetih Süresi (48) 'nin 18.ayet-i kerimesi onlar hakkında nazil olmuştur. Kendilerine, diğerlerinden farklı ve Hudeybiyye'nin tatlı bir hatırası olarak

《(Ey ağaç altında canlarını Allah'ın Rasûlüne adayan sahabeler topluluğu) diye çağrılırdı.Ayrıca onlara: 《Sizler bugün yeryüzünün en hayırlısısınız》diye müjde verilmiştir.

 

Hudeybiye'de hazır bulunan ve savaşlarda bir an bile Rasülüllah sallallahü aleyhi ve sellem'den ayrılmayan ashab-ı kirama Hz. Peygamber: 《Ey ağaç altında bana bi'at eden ashabım!. Ey Fetih Suresi'nin nüzulüne sebep olan ashab》diye hitap ederdi.

 

Ashab-ı kiramın Hudeybiye'de Allah'ın Rasulüne bi'ati esnasında Nebiyy-i Ekrem Efendimiz onlara:《Bugün sizler yer yüzünün en hayırlısısınız derken, Fetih Süresi (48)'ni in 18. ayet-i kerimesi nazil olmuş,

şeklinde başlayan bu ayetten dolayı Hudeybiye'de akdedilen bi'ata 《Bi'atür-rdvan》adı verilmiştir. Kulun Allah’ tan razı olması, O'nun her türlü takdir ve tecelIilerine, kaza hükümlerine rıza göstermesi olduğu gibi Allah'ın kulundan razı olması da, kulunu emirlerine sımsıkı sarılan ve yasaklarından son derece kaçınan bir vaziyette bulmasıdır.

 

Hudeybiye'de altında bi'at merasimi icra edilen ağaç, Ummü Ğıylan ve Semür adı verilen bir ağaç olup Hicaz bölgesinde oldukça bol bulunurdu. Sidre ağacı diye de anılmaktaydı. Bu ağaç, Hz. Ömer radıyallahü anh zamanında, insanlar görür ve ona ta'zim ve hürmet gösterir diye düşünülmüs, fitne ve fesad endişesiyle kökünden kestirilmiştir. (Rühü'l-beyân)

biat nedir?

Tasavvuf büyükleri ile sufilerin, derviş ve müridlerinden ahid almaları, müridlerin belirli konularda onlara söz vermelerinin müstehap olup olmadığı sorulduğu zaman şöyle cevap verilmiştir:

 

Şeyh ile mürid arasında gerçekleştirilen ahid alışverişi oldukça güzel bir hareket ve değer verilen bir davranıştır. Böyle bir sözleşme neticesinde varılan andlaşmanın getirdiği sorumluluk ve mükellefiyet, dervişler üzerinde bir murakabenin doğmasına, dolayısıyla onların islami bir hassasiyete sâhip olmalarına sebep olur. Bu ahid ve sözleşmede şeyh müridine her türlü ma'siyyet ve isyandan uzak kalacağı, bütün ibadet ve ta'atlara sımsıkı sarılacağı manasına gelen sözünü hatırlatarak kusurlarna anında müdahale edebilir.

 

Bu konuda oldukça çok hadis-i peygamberi mevcuttur.

 

a. Ubadetü'bnü's-Samit radıyallahü anh'den, Rasulüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in huzurunda bulunan sahabe-i kiramdan bir guruba şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayacağınıza, hırsızlık yapmayacağınıza, zina etme-

yeceğinize, çocuklarınızı öldürmeyeceginize, ma'ruf olan hiçbir hususta isyan etmeyeceğinize dâir bana söz verip biat ediniz. Kim söz verdiği konulara ri'ayet ederek gereğini eksiksiz ifa ederse ecir ve sevabı Allah'a aittir. Kim de bir suç ve günah işlerde cezası dünyada verilirse bu ceza o kimse için keffaret olur.Sahibini uhrevi ikabdan korur. Kimde bir günah ve suç işler Allah da bunu gizler ve ortaya çıkarmazsa (dünyada cezasız kalırsa) neticesi Allah'a aittir. Dilerse afveder. Dilerse cezalandırır. Biz bu konular üzerinde Rasülüllah'a biat ederek söz verdik. Doğrusunu en iyi bilen Allahü Te'ala'dır. (Fetâva-yı Halili eş-Şafi’i el-Makdisi -kaddesallahü sırrahü'l-celi -)

 

Biat ve sözleşmenin tanımlanmasına gelince:

Ayet-i Kerimesi'nden sonra, bir Fatiha-i Şerife, üç ihlas okunur. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme salat ü selamdan sonra, şeyh müridine takva ve benzeri güzel şeyleri tavsiye eder. (Fetâva-yi Halili)

 

Selemetü'bnü'l-Ekva' radıyallahü anh'den şöyle rivayet edilmiştir «Biz Kudeybiye'de kaylule uykusunda iken, kureyşlilerin ziyaret için Mekke-i Mükerreme’ ye  giriş isteğimizi kabul etmediklerini işittik.  Birden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in münadilerinden birinin: «Bi'ata, bi'ata.. » diye çağırdığını duyduk. Cebrail aleyhisselam indi. Biz, ağaçlıklı ve gölgelik bir yerde bulunan Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem'in huzuruna çıktık ve O'na bi'at ettik. Orada bulunan ashab-ı kiram: 《Mekke fethedilinceye veya şehid oluncaya kadar savaştan kaçmayacaklarına dair Hz.Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e bi'at ettiler.

 

Kureyşliler bi'at hâdisesini duyunca korkuya kapılıp savaşmaktan çekindiler. Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem in o sene Hudeybiye'den Medine'ye dönmesi ve ikinci sene gelip Mekke'yi ziyâretle umre yapmak şartıyla sulh teklifinde bulundular. Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem de: Araplar 《Müslümanlar Mekke'ye kılıç kuvveti ile ve zorla girdiler demesinler diye bu teklife riza gösterdi. Sahâbe de aynı şekilde andlaşma yaptılar ve döndüler. Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem'in Hudeybiye'den dönüşünde, başından sonuna kadar Fetih Suresi ve sonra da şu bi'at ayeti nazil oldu.

 

《Muhakkak Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e itaata sımsıkı sarılacağına, müşriklerle sonuna kadar savaşta kararlı olacağına, ilahi emirleri ifa ve yasaklardan sakınacağına dâir söz verenler,

 

《Ancak Allahü Teâlâ’ya söz vermiş yani sanki Allah'la sözleşmiş ve O'na bi'at etmiş gibidir. Çünkü Allah Rasulünün bi'attan maksadı yalnızca Cenab-ı Hakk'ın rızası ve verilen sözle Allah'in emirlerine sımsıkı sarılmaya ve yasaklarından sakınmaya ri'ayetin

tevsikidir. Burada Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem ancak bir elçi, Allah ü Te'ala ile kulları arasında bir vasıtadır.

 

 

《Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Yani Allah'ın eli, seninle musafaha ve mübayaa ettikleri esnada sanki onların elleri üzerindedir. Böylece sözlerine sadık kalıp, bi'atlarına hassasiyetle riayet etsinler. Allah onları korusun ve bi'atlarının gereklerini terketmekten onları alıkoysun. İki kişi arasında akdedilen bir alış-veriş merasiminde, bir üçüncü şahıs bulunur, sözlerini yerine getirmeleri ve ahidlerini bozmamaları için ikisinin ellerini birbirine bağlar ve kendi ellerini de onların elleri üzerine kor ki, ahidleri sağlam, sözleri sadık ve alış-verişleri bereketli olsun. Araplar ticari hayatta bu adeti benimsedikleri için böyle bir teşbih yapılmıştır.

 

Ya da: 《Allah'ın eli onların elleri üzerindedir》demek Allah'ın nazar ve nusratı, kuvvet ve kudreti onlar üzerindedir» demektir.》

 

 

«Kim sözüne sadık kalmaz ve bi'atını bozarsa, onun bu bozgunculuğunun zararı yine kendi aleyhinedir. Çünkü verdiği sözden cayan başka biri değil, bizzat kendisidir.

 

 

《Kim de verdiği sözde durur ve bi'atının gereklerini hakkıyla ifa ederse Allah onu cenneti ve rızası ile mükafatlandıracaktır. Cennette cemalini görmek ve vechini müşahede etmek şerefine erişecektir.

Tarikat şeyhleri, istihare neticesinde intisabı uygun görülen müridlerine, kendi an'ane ve geleneklerine göre: Diz-dize ve yüz-yüze oturarak ya bir tek mürid veya birkaç mürid ile toplu olarak oturup musafaha ederek tevbe ve istiğfar eder. Fetih Suresi'nin 10. ayetiyle, bir Fâtiha, üç ihlâs-ı şerif'i, salât ü selâmı ve du'a-i lâtifi okuyarak, karşılıklı bir söz alış-verişinde bulunurlar. Bu şekilde bir şeyhe biat ederek ahid alışverişinde bulunmaları şer'an uygun mudur? Kitap ve sünnette bununla ilgili bir delil var mıdır?

Kitap ve sünnetle sabit, oldukça da önemli bir husûstur. Zira Fahr-i Alem Sallallahü Te'ala, Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Hudeybiye andlaşmasında, kendilerinin imametinde Mekke-i Mükerreme' ye gitme ve Ka’be-i Muazzama’ ya girme arzusunda bulunan müslümanların bu hareketi, inkarcı kureyşin ileri gelenleri tarafından engellendiği zaman, bir ağaç altında 1400 kadar sahabe ile bizzat musafaha ederek şu konularda onlardan biat almışlardır.

 

1. Şehid oluncaya veya Keremli Mekke fethedilinceye kadar düşmanla savaşacaklarına, korkuya kapılıp cepheden firar etmeyeceklerine,

 

2. Bütün ilahi emirleri ifa ve icra, şer'i yasak ve haramlardan uzak kalacaklarına söz verdiler. Böylece haklarında el-Fetih Süresi'nin 10. ayetiyle, aynı surenin son kısmındaki <<rıdvan ayetleri>> nazil olmuştur.

istihare namazı nasıl kılınır?

Ulemanın bir kısmı, istihare namazının ilk rek'atında zamm-ı sure olarak Kafirün Suresi’nin, ikinci rek'atında da ihlas Suresi'nin okunmasının güzel olduğunu ileri sürmüşlerdir.

 

Bacuri ise: Birinci rek'atta el-Kasas Suresi (28) 'nin 68 ve 69. ayet-i kerimelerini; ikinci rek'atında da el-Ahzab Süresi (33)'nin 36. ayet-i kerimesi'nin okunmasının lüzumuna işaret etmişlerdir. Bu ayetlerin ma'naları şöyledir:

 

《Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah onların ortak koştukları şeylerden uzaktır. Rabb' ın onların göğüslerinin neyi gizleyip neyi açığa vurduğunu bilir.» (el-Kasas (28), 68-89).

 

《Allah ve Rasulü bir iste hüküm verdigi zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulü'ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.》(el-Ahzab (33), 36).

 

Şeyhinin emriyle istihâre eden bir müridin sadakati, istihare ile isbat edildikten sonra kendisine zikir telkini nasıl yapılır? Mürşidinin işareti ve izni ile istihare eden ve işinin hayra vesile olmasını dileyen müridin, istiharesi ve rü'yasında gördükleri uygun ise, şeyh müridine; gusül abdesti alarak geçmiş günahlarına tevbe etmesini, sonra iki rek'at tevbe namazı kılmasını, ardından da fakir, öksüz ve güçsüzlere tasaddukta bulunmasıni emreder. Bunların eksiksiz ifâsından sonra şeyhinin huzuruna gelir ve önünde diz çöker. Dizlerini şeyhinin dizlerine bitiştirir. Şeyh onun sağ elini musafaha eder gibi eline alır. Bilahare ondan, ömrünü törpüleyen, hayatına heder eden bütün ma'siyet, isyan ve günahlardan tevbe etmesini ister. Müridden, tevbe ettiklerine tekrar dönmeyeceğine, üzerinde hakkı bulunan hak sahiplerine haklarını helal ettireceğine, düşmanları ile barışarak her türlü kin ve husumetten kurtulacağına dair söz alır. Böylece mürid, kalbini meşgul edebilecek, dikkatini kendisine çekerek gaflete sürükleyebilecek bu ilgi ve alakalardan kurtulmaya çalışır. Ayrıca sünnet-i seniyye-i peygamberi'ye kesinlikle uyacağına, ruhsatları terkedip azimetlerle amel edeceğine,

her türlü bid'attan uzaklaşacağına, güzel ahlak ile ahlaklanıp, her türlü kötülük ve çirkin davranışlardan sakınacağına dair yemin ederek mürid şeyhine söz verir. Ardından da mürşid ile mürid şu şekilde istiğfar ederler:

 

《O'ndan başka ilah olmayan, Hayy ve Kayyum olan, arzn ve semanın yaratıcısı olan Yüce Allah'tan, bütün günahlarımın ve kendi aleyhime işlediğim zulümlerin afvını isterim. Kendi kendine zulmeden bir kulun tevbe ve pişmanlığı ile O'na tevbe ederim. Çünkü kul, kendi kendisini öldürme, kendi kendine hayat verme ve öldükten sonra dirilme gücüne sahip değildir.》

 

Sonra şeyh: el-Fetih Suresi (48) 'nin şu 10. ayet-i kerimesini okur:

 

《Sana biat edenler (islam uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana söz verenler) gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir.»

 

Bilahare şeyh ve mürid ellerini dizlerinin üzerine kor, gözlerini yumarlar. Sonra şeyh, müridinin kalbine ta'lim ve telkin niyyetiyle kalben üç def'a Cenab-ı Hakk'in Zat ismini 《Allah, Allah, Allah,》diyerek tam bir teveccüh ve huzur ile zikreder. Gözlerini açarlar. Şeyh ve mürid ellerini kaldırarak, şeyh dua eder, mürid de amin der. Ellerini yüzlerine çalarlar. Bundan sonra mürid, şeyhinin elini öperek yerinden kalkar ve izin isteyerek huzurdan ayrılır. Mürşidinin tavsiye ettiği şeylerle meşgul olarak, ona verdiği ahd ve mensubiyetle, duyduğu muhabbeti her zaman muhafaza etmeye çalışır. Verdiği söz ve yeminin gereklerini yapar. Ömrünün sonuna kadar da asla ahdini bozmaz. (Hadimi, fi't-Tarikati'n-Nakş-bendi)

Bir şeyh, intisap etmek ve tarikat almak maksadıyla huzuruna gelen bir müridine, öncelikle istihare yapmasını öğretir ve öğütler. Bilinen ve sünnet olan şekliyle müridin istiharede bulunması doğru mudur?

Doğru ve dinen de uygun görülen bir husustur. İstihare: Kulun sıkıntı çektiği ve tereddüte düştüğü bir konuda işi Allah’a havale ederek O’ndan hayırlısını istemektir.

Halebi:《İstihare ve iki rekat istihare namazı Nafile değerlendir》buyurmuştur.

Hazret-i Cabir Radıyallahu anh’den: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Kuran-ı Kerim’den bir sureyi bize nasıl öğrettiyse, bütün işlerimizde istihare etmeyi de öylece öğretir ve şöyle buyururdu:

Sizden biriniz dünyevi bir işe yöneldiği zaman iki rekat nafile namaz kılsın. Sonra da şu duayı okusun:

             

《Ya İlahi! Sen bildiğin için, senden hakkımda hayırlı olanı bildirmeni isterim. Ve kudretin yettiği için ben senden kuvvet ve ta’at dilerim. Hayra ermemi senin büyük fazl u kereminden niyaz ederim. Çünkü sen her şeye kadirsin, bense kadir değilim. Sen her şeyi bilirsin, bense bilemem. Sen ğayblara da  tamamen vakıfsın.

Ya Rabbi! Sen bilirsin, eğer bu iş: benim dinim, yaşayışım akıbet-i emrim, dünyam ve ahiretim hakkında hayırlı ise bunu bana nasip ve müyesser eyle. Sonra bunda benim için feyz ve bereket vücuda getir. Ve eğer bu iş, benim dinim, hayatım ve akıbet-i emrim hakkında, dünyevi ve uhrevi hususlarda benim için bir şer ve zarar varsa bunu benden çevir.  Beni de bundan çevir. Bunun için gönlümde bir meyil bırakma ve benim için hayır nerede ise müyesser et. Sonra da beni bu mukadder hayr ile hoşnut buyur. Ey kerim olan Halikım.》

Bu duanın ardından ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arzeder. İstihare neticesinde hissettiği galip kanaat istikametinde hareket eder. (Halebi)

Bir başka hadiste ise: 《istihare eden zarar görmez. İstişare eden pişman olmaz.》

Diğer bir hadiste: 《Fetvayı kalbinden iste, çünkü o hayra karşı mutmain, şerre karşı muzdarip olur. Müftiler her ne kadar fetva verse de, gönlünün ıztırap duyduğu şeyi yapma》buyurulmuştur.

Bu tür istihare uyanıkken yapılabilirse de, alimler tarafından uykuda yapılan istihare daha uygun mütalaa edilmiştir. İki rekat istihare namazından sonra yukarıdaki duayı okuyan ve ihtiyacını Hakk’ın yüce huzuruna arzeden ve öylece uyuyan mürid; rüyasında beyaz renkli temiz bir şey, Mushaf-ı Şerif Mescid gibi güzel bir yer, alim, şeyh ve benzeri büyük bir kimse görürse niyet ettiği husus hayırlı olacak demektir. Eğer rüyasında çirkin, haram ve beğenilmeyen bir şey görürse istiharesini yedi defaya kadar tekrar etmesi gerekir ki gördükleri şeytani ve nefsani bir aldatmaca olmasın. Rahmani olsun. Zira şeytan zikir telkini ve tarikat alma gibi hayırlı bir işe teşebbüse rıza göstermez. Zikir, ayat-ı kiram ve ahadis-i şerife ile sabit hayırlı ve şer’-i şerife uygun bir harekettir. Ayrıca namaz, oruç, hac, zekat ve zikir gibi kitap ve sünnetle sabit hususlarda istihare yapılmaz. Bunun dışında meşayih-i kiram, hayırlı bir işin zamanlaması ve şeyhin seçimi gibi konularda istiharenin müstehap olduğuna hükmetmişlerdir. Yapılması düşünülen ve neticesi hakkında tereddüde düşülen diğer hayırlı işler konusunda istihare yapılması, işin Hakk’a havale edilerek hayırlı olanın istenmesi daha uygun görülmüştür. Nitekim bir hadis-i şerif’te:

《Bir işi iyice düşünüp karar verdikten sonra neticesini hayır görürsen yap. Zararlı görürsen o işten vazgeç, yapma》buyurulmuştur.

Şer’i ve zahiri ilimlerde kamil bir âlimden ders okuyup, tahsilini ikmal ettikten sonra, başkalarını okutabilmek için herhangi bir izin ve icazet-nameye ihtiyaç var mıdır ?

Evet vardır. Ehliyet ve liyakatı ispat eden bir icazetin bulunması gayet güzel bir şeydir. Bâtınî ilimlerde gerekli olan bu husus zahiri ilimlerde de aynen geçerlidir. Ders ve tahsilini okutabilecek ve anlatabilecek derecede ikmal ettikten sonra, bunun üstaddan alınan bir icazet belgesi ile teşvik edilmesi gereklidir.

Eşbah’da şöyle bir hadise nakledilmektedir. İmam Ebu Yusuf, İmam A’zam rahmetullahi aleyh’ den izinsiz olarak-kendi kendisine-, başkalarına ders okutmağa başladı. İmamı A’zam Ebu Hanife o halkaya beş mesele ile ilgili sorular sordurmak üzere bir adam gönderdi. O zat:

           a. Bir boyacı, boyanmak üzere kendisine teslim edilen elbiseyi inkar eder, sonra da yerine boyanmış başka bir elbiseyi getirirse bu adam boyama emeği karşılığı ücret almaya hak kazanır mı? şeklinde bir soru sordu. Ebu Yusuf’un kazanır ve kazanmaz diye verdiği iki tür cevaba da yanlış diyen o zat: 《Boyama işi inkardan önce yapılmışsa ücrete hak kazanır. Aksi halde alamaz》şeklinde durumu tavzih edici bir açıklamada bulundu. 

          b. Namaza farz ile mi, yoksa sünnet ile mi girilir? diye sordu. İmam Ebu Yusuf’ un farzla girilir cevabını yanlış, sünnetle girilir cevabını da yanlış olarak niteleyen o zat: Tekbir almak farz, elleri tekbir sırasında kaldırmaksa sünnettir. Dolayısıyla namaza farz ve sünnetle ikisi bir arada girilir diyerek ikaz edici bir cevap ileri sürdü.

          c. Kazanda pişirilmekte olan yemek ve et içerisine ansızın bir kuş düşse, yemek ve o kuş yenir mi? Yenmez mi? Ebu Yusuf’un yenir ve yenmez şeklindeki cevaplarını yanlış olarak değerlendiren o zat:  《Eğer kazan içerisindeki et kuş düşmeden evvel pişmişse, et üç defa yıkanır, suyu atılır ve yenir. Aksi halde ne yemek, ne de suyun yenmez》şeklinde cevapladı.

       d. Bir Müslümanın zımmi ve hamile olan hanımı vefat ettiğinde hangi kabri defnedilir? İmam Ebu Yusuf’un müslüman mezarlığına defnedilir cevabına yanlış, zımmiler mezarlığına defnedilir cevabına da yanlış şeklinde cevap veren o zat: 《Hanımın karnındaki çocuğun yüzünün Kıble’ye yönelmesi için, zımmi  zevcenin yüzü kıbleye ters gelecek şekilde Yahudi kabrine defnedilir. Zira ana karnındaki çocuğun yüzü annesinin sırtında doğru dönüktür》dedi.

         e. Efendisinin izni olmaksızın evlenen ümm-i veled bir cariyenin, efendisinin vefatından sonra iddet beklemesi gerekir mi? gerekmez mi? diye bir soru daha sordu. Ebu Yusuf’un gerekir cevabına ve gerekmez cevabına da yanlış diyen o zat:《Cariye ile yeni evlendiği kimse arasında zifaf vuku bulmuşsa iddet gerekmez. Aksi halde gerekir》şeklinde Ebu Yusuf’u ikaz mahiyetinde cevaplar verdi. Hocasından izinsiz tedrise başlamanın yanlışlığını anlayan Ebu Yusuf, derhal İmam A’zam Ebu Hanife’ ye gelerek yaptığı yanlış davranış ve kusurdan dolayı özür diledi. (Ruhu’l beyan)

Sahih ve sağlam bir silsileye sahip, kamil bir şeyhten irşat icazeti almaksızın, bir şahsın kendi kendine irşada başlaması ve müritlerini terbiyeye muktedir olması mümkün müdür?

Mümkün değildir.

Tarikatta sahih bir mensubiyeti olmayan kimse, bilmediği ve ehli olmadığı işi yapan kimse gibidir. Böyle birinin mürşitlik davasına kalkışarak irşada başlaması asla caiz değildir. Ancak tarikat adabını kamil bir şeyhten öğrendikten, intisab ile girdiği seyrü süluku başarı ile bitirip icazet aldıktan sonra caizdir. Tarikatta Cenab-ı Hakk’ın Celal ve Cemal tecellilerine erdikten sonra o zata, selefin takip ettiği usul üzere zikir telkini ve irşad iznine dair açık bir icazet verilir. İsnad dindendirdenmiştir. Eğer silsile yoluyla nesebi ve intisap zincirini Resulullah Sallallahu Aleyhisselam’ e kadar ulaştırmak olmasaydı, dileyen dilediğini söyler, canının istediği gibi davranırdı. Bu sebeple İsnad, müminin silahı ve selefin sünnetidirdenmiştir.

Ahmet b. hanbel ve İmam Şa’rani’ ye ait olan bu ifadeler Envar’ül-kudsiyye’ de yer almaktadır.  Tarikat ehli, şeyh edinme ve benimsemenin gerekliliği konusunda icma’ etmişlerdir. Mürşid, müridin Hakk’ın huzurunda bulunmasına mani olan kalbindeki mezmum sıfatları ortadan kaldırmak, namaz ve huşu’un sıhhatini sağlamak için lüzumludur. Herhangi bir vacibin kendisiyle tamamlandığı öteki şey de vaciptir.Kalbi hastalıkların tedavi yollarını öğrenmek, bu rahatsızlıkları gidermeye çalışmak vaciptir. Ayetler ve hadisler bu vecibenin yerine getirilmesine delalet etmektedir. Bu manevi lekelerden bizzat kendisi kurtulmuş olan bir mürşidin irşad ve yol göstericiliği olmaksızın bunlardan kurtulmak mürid için mümkün değildir. Kendisi yüzlerce kitabı ezberlese bile durumu, tıbbi eserleri bilen ancak, hangi ilacın hangi derde deva olduğunu bilmeyen, hastalığın teşhisini koyamayan ve ismini dahi bilmeyen doktor taslağından farksızdır. Bu sebeple mutlaka bir şeyh edin. Sufiyye tarikatı ve şeyhinin gerekliliği ile ilgili Kitap ve Sünnette bir delil yoktur demekten sakın. Çünkü böyle mesnedsiz ve indi bir iddia küfrü mucibdir. Tarikat ve tasavvuf Muhammedi ahlakın, Hazret-i Peygamber’in söz, fiil ve davranışlarının eksiksiz yaşamasından ibarettir. Bu durum karşısında muhtevası Allah Resulü’nün ahlakı olan tasavvuf hakkında, ayet ve hadis yoktur şeklinde delil yetersizliği ileri sürmek, Kur’an’dan ibaret olan Muhammed’i ahlakın ayet ve hadislerde bulunmadığını iddia gibi bir sapıklıktır

Bir şeyhe intisap etmeksizin ve ondan izin almaksızın zikir ve fikirde bulunmak, evrad-ı şerife okumak caiz midir?

Caiz ise de böylesi bir zikir ve fikirle ma’nen mesafe katedilemez Terakki mümkün değildir. Silsilesi sahih yetkili bir şeyhin bereketi ve te’siri çoktur.

Şeyh ve mürşit edinmeksizin zikir ve fikretmek mümkün olmaz mı? diye sorarsan, adab, erkan ve usulüne uymak şartıyla evet derim. Ancak ruhani terakki ve manevi yükseliş kolay olmaz. Kısır bir döngü içerisinde gözü kapalı olarak dönen ve döndükçe mesafe aldığını zanneden insan gibi uzun yol katettiğini sanır ama aynı çember içinde dönüp durduğundan haberi olmaz. Yetkili ve kamil bir şeyhin izniyle başlatılan zikrin bereketi ve te’siri çoktur.

Feyz ve bereket isteyen bir müridin, necat isteyen bir talibin Kamil bir şeyhe bağlanması gereklidir. Şeyhi olan ve irşad edilmesini isteyen kimse kurtulmuş, şeyhi olmayan ve mürşitsiz kalan kimsede hüsrana uğramıştır. Her hakikat talibine kamil ve edip bir şeyh, nefsinin ayıplarını, nefsinin afatını, amellerinin fesadını, düşmanın kalbine nüfuz etme yollarını gösteren hazık bir üstad lazımdır. Ona bir baba gibi ivazsız ve garazsız nasihat edecek ve doğru yolu gösterecektir. Böyle birini bulduğu zaman, onun sohbet ve zikir meclislerine devam etmeli, onun gösterdiği adap ile edeplenmelidir. Ki böylece bâtınî bir halden, diğer bir hale seyredebilsin. Yanan bir kandilden, yakılan diğer bir kandil gibi feyz alsın. Nefsani iradesinden tamamen sıyırılsın. Böyle birbirine teslimiyet Allah’a ve Resulü’ne teslimiyettir.

Allah’ın Resulü’ne ita’at eden Allah’a ita’at etmiş olurayeti gereğince silsile-i şerife Allah Resulullah’ ta son bulur. (Ruhu’l beyan),

《Manevi terbiyeyi ikmal etmek ve kemal kazanmak için ahlaki ve tasavvufi eserleri yalnızca okuyarak ve gereğini gerektiği şekilde yaşayarak yetişmek yeterlidir. Bir mürşid aramaya ve şeyhi benimsemeye lüzum yoktur》 gibi iddialarla şeyh seçimine karşı çıkanların düşünceleri doğru mudur ?

Bu tür fikir ve iddialar yalan değil, fakat yanlıştır. Zira, tasavvufi eserleri okumakla boş yere ömür tüketiciğine o eserlerdeki sözler kendisinde hal olmuş ve şahsında yaşanır bir şekle getirmiş canlı bir mürşide teslim olup onun işareti üzere amel ederek zikir, fikir, huzur, Allah'ın dışındaki diğer duygu ve düşüncelerden kalben kopmaya çalışması daha iyi ve daha kolaydır. Ancak sen; ben bir mürşidi şeyh olarak benimsemeden şer’i ve tasavvufi eserleri okuyarak nefsin gailelerini, kalbi hastalıkları ve tedavi yollarını öğrenebilirim dersen ben de buna evet cevabını veririm. Ne var ki bir kimsenin zikir, fikir, huzur, kalbi ilgi ve alakalardan kurtulması, vücut ve varlığıyla bir anlık meşguliyeti, sayısız kitap ve eserleri senelerce kuru kuruya okumaktan daha hayırlıdır.

Hazret-i Şah Nakş-bend -kuddise sırruhu’l-emced-:《Bize göre namaz ve oruç Allah’a götüren yol olsa bile en kısa ve kestirme vuslat yolu Nefy- vücud usulüdür. Nefy-i  vücud (Beşeri ve bedeni İhtiyaç ve icapların Allah’ı unutturmasından kurtulma) olmadıkça, yalnızca namaz ve oruç, gaflet ve nisyanı giderecek derecede vuslata yetmez. Bu sebeple:《Nefsinin, duygu ve düşüncelerinin, Allah’ı unutturacak ve dolayısıyla günahlara batacak şekilde dünyaya yönelişi, diğerleriyle mukayese edilemeyecek derecede büyük bir günahtır》buyurulmuştur. Bundan dolayıdır ki sâlikin, zahiri ve batıni istimdattan elde ettiğini, sadece şekilden ibaret olan namaz ve oruçla bulması mümkün değildir. Ey salik! bu durumu gözönünde bulundurarak farz, vacip ve farza bağlı sünnetlerin dışında kalan faydasız şeylere pek iltifat etme. Bunun yerine, kalbini ma-siva bağından, Allah’tan gafil bırakan her şeyden sıyırmaya çalış. İşlerini, Allah şuurunu dipdiri hissederek yap. Kötü adet ve alışkanlıklarını ifna ve imha etmeye gayret eyle. Ma’bud-ı ilahi’ye vuslat, her an O’nun azamet, kudret ve tasarrufunu yanı başında hissetmen, özüne, sözüne ve hareketlerine bu duyguyla şekil vermendir.

Bayezid-i Bistami -kaddesallahu sırrahu’s-sami- 《Allah'ın azamet ve kudretini düşünerek bir an muhasebe ve murakabe ile oturmak, şuursuz yapılan bin hacdan hayırlıdır. Allah'ın dışındaki bütün duygu ve düşünceleri bir kenara iterek, yalnız O’nu tefekkür etmek, gafletle ifa edilen bin hacdan hayırlıdır. Çünkü bunlardan birincisi: azamet-i ilahiyeyi hissederek ve düşünerek bir anda vuslata erer ve nisyandan kurtulur. Ama ikincisi ise: kitap ve bilgi yüküyle dolu merkep gibi hacca gider fakat Hakk’ın azametini, O’nun va’d ve va’idini hissedemez, düşünemez ve dolayısıyla kötü ahlak ve alışkanlıklarından da kurtulamaz buyurmuştur.

Şer'î hükümlere göre kendilerine uyulan mürşidlerin kutup ve gavs derecesine vâsıl olsalar dahî dört fıkhî mezhepten birini benimseyip ona göre yaşaması farz-ı ayn olduğu gibi içtihâd derecesine ulaşmış olan imamlar ile sâir âlimlerinde bir şeyh ve mürşide muhtaç bulunmalarının sebebi nedir?

Âlimlerde söz, davranış ve bilgilerinin kendilerine hâl olması kalplerindeki bazı değişikliklerin sükûnet bulması, ilme’l yakîn bildiklerini ayne’l yakîn görebilmelerini sağlamak için ehil bir mürşide muhtaçtırlar.

Nitekim Hz. Ömer el-Fârûk radıyallahu anh Enes İbni Mâlik radıyallahu anh'ın huzûrunda diz çöküp mütevazi bir edâ içinde oturdu ve:

Yâ Enes! Siz yıllarca Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem’in hizmetinde bulundunuz. Binaenaleyh O'nun huzûr-ı sa’âdetlerin de ömrünüzü geçirdiniz. Bu sebeple siz, münâfıkların hallerini, kalplerinde nifak bulunup bulunmadığını çok rahat kestirebilirsiniz. Benim kalbimde de nifak alâmeti var mıdır? Bakınız》diye ricâ ettiği zaman, Hz. Enes hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hz. Ömer, Hz. Enes’in bu ağıt ve gözyaşlarını kalbinde nifak izleri taşıdığına hamlederek, onu bastırırcasına, daha şiddetle ağlamaya başladığında, Hz. Enes:

-Yâ Ömer! Lütfen susunuz ve sâkin olunuz. Fârûk olan siz bile nifak belasından bu kadar korkmaktasınız. Bu yüce hassâsiyetinize bakıyor ve ben kendi başıma yanıp ağlıyorum cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:

-Yâ Enes! Nifak ve imtihandan ancak münâfıklar emin olur. Allah'ın mekr imtihanından emin olma!》buyurdu. - Burada söylenen nifaktan maksadın şirkle değil riyâ ile ilgili olduğu unutulmamalıdır.

İmam Kuşeyrî meşhur Risale’ sinde şöyle buyurmaktadır:

《Tarikat şeyhi durumunda bulunan sufiler, naklî, aklî ve zâhirî ilimleri ilme’l yakîn bilmekten, ayne'l yakîn görme derecesine yükselmiş kimselerdir. Öyle ki, insanlar için gaybî olan bir şey, onlar için apaçık ve gözleri önünde seyredilebilir. Diğer insanlar taklit ve istidlâl, onlarsa tahkik ve vuslat ehlidir.

《Leyla, bizler senin güzelliğinle aydınlanmakta, insanlar ise karanlıkta kalmaktadır》denilmiştir. Fahreddin-i Râzî kuddise sirrehu' dan bu konuya ışık tutmak üzere şöyle bir rivayet anlatılmaktadır.

Bağdat’a gitmek üzere yola çıkan Râzî şehrin girişine yaklaştığı vakit, ihtiyar bir kadın dışında bütün yöre halkının kendisini karşılamak üzere beklediğini görür. Kadının hayret verici bu hareketi Râzî’ye haber verilince, onun bu davranışı merakını celbetmiş ve ziyaret etmek maksadıyla yanına gitmiş, karşılamaya çıkmamasının sebebini sormuştu. Bunun üzerine kadın:

《Sana ta’zim ve hürmet göstererek debdebe ile karşılamanın sebebi nedir? Ne özelliğin var ki böyle davranmak gerekiyor?》şeklinde cevap verdi. Râzî ise:

 《Ben Allah’ın varlığı ve birliğini binlerce delil ile isbata muktedir bir ilim adamıyım. O yüzden olsa gerek...》deyince yaşlı kadın ibret verici ve düşündürücü cevabı lütfetti: 《Allah ü Azimüşşan' ın varlığı ve birliği konusunda bir şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Dolayısıyla O' nu isbât için bir delil ve dayanak aramak ihtiyacını da hissetmiyoruz. Zira Biz Cenâb-ı Hakk’ın tevhid denizinin dalgaları arasında gark olmuş, müşahede ve vuslat ehliyiz. Siz ise taklit ve istidlal ehlisiniz.》

Fahrettin Razi kadının marifet ve irfan dolu bu cevabını gönülden tasdik etti.

Sufi ve meşayih huzurunda mezhep imamları bile her zaman saygı hissi duymuşlar, onları kendi nefisleri üzerine tercih etmişlerdir. Eğer meşayihde cezbedici böyle bir meziyet bulunmasaydı, durumun tam tersiyle tecelli etmesi gerekirdi. Kaldı ki, İmam Şafii'nin ümmi şey Şeyban-ı Rai’ ye gösterdiği saygı gözlerimizin önündedir. Bütün celal, azamet ve büyüklüğüne rağmen Hz Ömer el-Faruk Radıyallahu Anh, Enes bin Malik radiyallahu anh'ın önünde mütevazi bir şekilde diz çökerek oturur ve şöyle derdi.

《Ey Enes! Sen Allah’ın Resulü Efendimiz’in ve yüce Ehl-i beyti’nin yıllarca hizmetinde bulundun. Muhakkak ki Allah ve Celle ve Ala münafıkların durumunu ve  iç görüntülerini size öğretmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk: 《Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allah’ın kendilerine besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar? (Hem Hazret-i Peygamber’e, hem de müminlere kin besleyen münafıklar kâfirlere yardım ediyor, buna karşılık iman ve cihat gibi ilahi hoşnutluğa sebep olacak davranışlara yönelmiyorlardı. Bu yüzden görünürdeki amelleri boşa gitmiştir.) Biz isteseydik onları sana gösterirdik de sen, onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen onları konuşma üslublarından tanırsın. Allah bütün işlediklerini bilir. 》Bu ayetin nüzulünden sonra Hazret-i Peygamber’ e hiçbir münafık gizli kalmadı. Hepsini simalarından tanırdı. Münafıkların tanınan bir başka yönleri de konuşmalarıydı. Çünkü onlar Resulullah’ın huzurunda konuşurlarken müslümanlar hakkında üstü kapalı ve incitici konuşmalar yapanlardı.) (Muhammed 29-30) buyurmuştur.

《Kalbime bak ey Enes! İçerisinde bir nifak alameti görebiliyor musun?》deyince: Hazret-i Enes, Halife Ömer'in nifak karşısındaki bu hassasiyet ve endişesinden hayrette kalıp ağlamaya başlayınca, onun bu davranışının kendi kalbindeki nifaktan kaynaklandığına hükmeden Hazret-i Ömer daha şiddetle feryat etmeye başladı. Bunun üzerine Hazret-i Enes Radıyallahu Anh:

《Ya Ömer! Ağlama. Ben sizin nifaktan duyduğunuz korku ve endişemizin şiddetinden ağlıyor ve sizin bile bundan emin olmamanıza yanıyorum》deyince: Hazret-i Ömer el Faruk Radıyallahu Anh:

《Ya Enes! nifaktan ancak münafıklar emin olur. Allah’ın mekr ve imtihanından yalnızca hüsrana uğrayan gafiller emniyette olur buyurdu. Burada sözü edilen nifak, şirkle değil riya ile ilgili olan nifaktır.

Büyük alimler ve islam hukukçuları (fakihler) tarikatlardan birine girdiler ve o tarikat şeyhlerinden birini yol gösterici mürşid olarak benimsediler mi ? Ma'nevi bakımdan kamil ve mükemmil bir mürşidi şeyh edinmek hakkında, fıkhî eserlerde açık bir hüküm varmıdır?

Vardır. Çoğu kimseler seyr ü süluka girmişlerdir.  İmam Gazzali, İbnül-Hümam, Suyûti, İbn-i Hacer, Şa’rani, Şürünbülali, Hayrüddin er-Remli, el-Hameví, Muhşi’l-Eşbah, ‘Izz b. Abdüsselam, Tacü's-sübki, Kadı Zekeriyya el-Ensari, Şazeli, Abdülkadir el-Gilani, Mevlana Câmi gibi pek çok alim ve fakih buna misal olarak verilebilir.

İmam Gazzali başta olmak üzere, pek çok imam ve alim tarikatlardan birine intisab etmiştir. Bu zatın ihyâu 'ulumiddin adındaki eserine başvurulduğunda daha detaylı ve geniş bilgi alınabilir. Durum bütün açıklığı ile görülebilir. ibnü'l-Hümam, es-Suyuti, İbn-i Hacer ve benzerleri bu meyanda zikredilebilir,

Riya, kendini beğenme (ucb), hased, ihtiras ve benzeri kötü huylar gibi kalbi hastalıklar ile bunların mahiyeti, sebepleri ve kurtuluş çarelerini bilmek, bunların zıddını öğrenip yaşayarak nefsin alışkanlıklarını kırmak ve kötülüğü amir karakterini değiştirmek, ilahi takdir ve tecelliye rıza göstermek gibi güzel hasletleri benimsemek demek olan batın imi, insanlardan pek azına nasib olan kalb-i selim sahipleri dışında herkese farz-ı ayn’dır. Kesinlikle riayeti gereken bir husûstur.

Şeyhülislam Zekeriyya el-Ensari: 《Tasavvuf ve tarikat büyükleri ile bir araya gelmeyen her fakih, kupkuru, katıksız bir ekmek gibidir. Zira ilim, ağır sorumluluklar isteyen bir haslettir. Nefsin âlimlere karşı kurduğu aldatıcı tuzaklar pek çok ve çeşitlidir. Değil öğrenciler, çoğu zaman alimler bile kendilerini onun ağına düşmekten kurtaramazlar》buyurdu.

《Ma'nevi hayatında irfan, gönül dünyasında kemal isteyen kimse, yol gösterici, kamil ve güvenilir bir mürşid edinmelidir. Bu konuda mutaassıb olanlara iltifat etmemelidir. Şeyhlerin en arif ve en fazla vera sahibi olanını tercih etmelidir. Şeriat ve hakikatin inceliklerini en iyi bilen ve benimsemiş olan takva sahibi bir şeyhe bağlanıp, emir ve işaretlerine boyun eğerek, kulluk görevlerinde şekilcilikten kurtulmalı, ibadetlerinden haz almaya, huşu ve huz’u duygusunu yakalamaya çalışmalıdır. Bu hususiyetlere sahip bir mürşide rastlayan kimseye düşen, söz ve sohbetlerinden istifade ve istifazaya gayret göstermek, dini hayatında mükemmelliğe doğru yürümektir Bu durum edille-i erba'a (Kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahâ) ile sabit olduğu gibi, bütün semavi kitapların sarih beyâni ile de teşvik edilmektedir. Hepsinde de tasavvuf; tarikat ve irfan yolu şeklinde açıklanmaktadır. Gelmiş-geçmiş semavi kitapların ve ilahi dinlerin hepsinde durum böyle gösterilmektedir. Bütün âlem bir araya gelse, islami esaslara müstenid tasavvufun bir noktasını bozmaya ve değiştirmeye kalksalar buna kitabi ve şer'i bir mesned bulamazlar》. Fıkıhta şafi’ilerin önde gelen alimlerinden olan İbn-i Hacer’ in mezkur mütalaası bu gerçeğin açık bir ifadesidir.

Deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Detay: Çerez Politikası