Muridan
Namus'u ar, elden gider - Hatırat | Abdullah Demircioğlu

Namus'u ar, elden gider - Hatırat | Abdullah Demircioğlu

Efendi Hazretleri’nden, yolun hakikatini ve tasavvufî hâlleri anlatan ibretli bir hatırat…

Eee… “Namus”u ar. O bir şiirin devamıdır da, şimdi tamamını hatırlayamıyorum. Bu söz, öyle kuru bir söz değildir. Bir hâlin, bir tecellinin ifadesidir.

Benim, mürşidim Hayri Baba Hz. ile beraberliğim, 70’li yıllara gider. O zamanlar bir şiir söylerdi, onu şahit getirirdi. Yani müride zikir esnasında bir tecelli olursa… bir hâl gelir… işte o zaman “sayha” olur.

Sayha… öyle basit bir bağırma değildir. Çığlık diyeceğim ama tam karşılığı değil. Arapça bir kelime. İnsan kendinden geçer, bir anda bağırır. İçine sığdıramaz.

İşte o zaman derdi ki:
“Namus ar, elden gider.”

Buradaki “namus”, insanların bildiği mânâda değildir. Yani insanlar görür de “bu deli midir, niye bağırıyor?” derler ya… işte o hâlde, insanın dış görünüş itibarıyla itibarı gider. Ama o hâl, Allah’tan gelen bir tecellidir.

Cenab-ı Allah, zerre miktarı bir tecellisini bir varlığa gösterse… düşünün… küçücük bir bitkide bile o tecelli var. Koskoca dağa tecelli edince dümdüz oluyor.
Hazret-i Musa’ya tecelli olunca, bayılıp düşüyor.

Onun için demişler:
Allah’ın âşık kulları vardır. Onlar bu yolda gider.

Ben de bir zamanlar buna şahit oldum…


1975-76 yıllarında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İstanbul’da Haseki meslek içi eğitim kursuna katılmıştım. İstanbul’u bilenler bilir; Aksaray’dan Koca Mustafa Paşa tarafına doğru… Cerrahpaşa Hastanesi’nin oradan geçilir, Sümbül Efendi’ye doğru gidilir.

Sümbül Efendi Hazretleri… büyük velilerden. O civarda çok bulunurduk. Caminin avlusunda kocaman bir çınar vardı. O zamanlar biraz bakımsızdı ama yine heybetliydi.

Mürşidimiz derdi ki:
“Birine tecelli gelirse, sayha olur… namus ar, elden gider.”

Yani Allah’ın âşık kulları, zikir esnasında o hâle gelir.


Mürşidim, Malatya’da gençlik yıllarında… 30-35 yaşlarında… Almanların demiryolu yaptığı zamanlara rastlar. Onların mühendisleri yakınlarda kalırmış.

Geceleri zikir yaparmış.

Sabah olunca Almanlar derlermiş ki:
“Bu gece baban yine ‘Allah Allah’ diye bağırdı.”

Yani öyle bir sayha hâli…

Bazıları da:
“Bu ne oluyor?” derlermiş.

Bunun üzerine marifet sahibi bir zat şöyle demiş:
“O zikirde gelen tecelli, bir dağa gelse onu yerle bir eder.”

İşte o hâl…

Hacı Mustafa Hayri Hazretleri de çok sayha atardı. Zikirde tecelli gelince, onu içinde tutamaz. Tutsa belki zarar verir. O bir boşalma, bir ikramdır.


Ben de gençliğimde bu hâli yaşadım.

Bir gün, Haseki’de kaldığım yerden çıkıp Beyazıt Camii’ne gitmiştim. Namazdan sonra caminin içinde dolaşıyorum.

Bir baktım, derviş kılıklı bir adam geldi. Bir başkasıyla konuşuyor.

“– Nerelisin?” dedi.
“– Lâmekân şehrindenim.” dedi.

Lâmekân… yani mekânsız. Yani “benim yerim yok, ben bir aşığım” demek istiyor.

O sözü duyan kişi bir anda:
“ALLAH!” diye öyle bir sayha attı ki…

Kubbe çınladı!

Orada bulunan Abdurrahman Gürses Hoca bile irkildi.

İşte o an anladım:
“Bir tecelli olursa, namus ar, elden gider.”


Yunus Emre ne diyor:
“Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.”

Âşıklar ölmez…
Mevlânâ öleli ne kadar oldu? Yunus Emre keza…

Ama hâlâ yaşıyorlar.

Hatta derler ki:
Peygamberlerin ve bazı velilerin cesetlerini toprak çürütmez.

Bu da bir ikramdır.

Çünkü aşk onları öyle pişirmiştir ki, toprak bile tesir edemez.


Tasavvuf yolu işte böyle bir yol…

Kur’an’da da misalleri vardır.

Mesela o üç kardeşin bahçe kıssası… Babaları cömertti. Fakire verirlerdi. Ama kendileri cimrilik ettiler. Sabah erkenden gidip fakirlere vermeden toplamayı düşündüler.

Cenab-ı Allah, geceleyin bahçeyi kömür gibi yaptı.

Sabah gidince:
“Biz yanlış yere geldik.” dediler.

Ama ortanca olan dedi ki:
“Ben size demedim mi? Allah’ı tesbih edin diye!”

İşte ders:
Zikir ve tesbihi bırakmamak…


Sonra o şiiri okurdu:

“Ey âşık-ı dildâde
Gel nuş edelim bâde…”

Buradaki bâde, içki değildir.
Aşk şarabıdır.

“Bir kez içen âşıktır…”

Mecnun gibi, Ferhat gibi…

Mecnun çölde Leyla diye dolaşır.
Ferhat dağı deler.

Bunlar mecazdır ama hakikate işaret eder:
Maddi aşkta bu hâl olursa, Allah aşkında nasıl olur?


Sonra der ki:

“İşit bu Sezai’den
Ne gördü fenâîden
Dost yüzünü gösterdi
Mir’ât-ı mücellâdan…”

Yani:
Kalp aynası parlayınca, Allah’ın cemalini seyreder.


İşte bütün bunlar şunu anlatır:

Bu yol, rehbersiz anlaşılmaz.
Hem zahir, hem batın ilmi gerekir.

Zikir, tesbih, aşk…

Bunlar insana başka âlemler açar.


Netice:

“Namus ar, elden gider” sözü,
dış görünüşte kayıp gibi görünse de,
hakikatte ilâhî tecelliye teslimiyettir.

Allah bu hâlleri anlayanlardan eylesin.

Âmin.

Top