Sahabe-i Kirâm’da Zikir ve Vird Şuuru

Aziz kardeşlerim,
Zikir, yalnızca dilin söylediği birkaç kelimeden ibaret değildir. Zikir; kulun Rabbini hatırlaması, O’nu unutmaması ve gönlünü O’nun zikriyle diri tutmasıdır.
Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına çeşitli zikirler öğretmiş; onlar da bu zikirleri yalnızca öğrenmekle kalmamış, hayatlarına yerleştirmişlerdir.
Bunun güzel bir misali Hz. Ali (radıyallahu anh) Efendimizdir.
Resûlullah Efendimiz, Hz. Fâtıma ve Hz. Ali’ye yataklarına girdiklerinde 33 defa Sübhânallah, 33 defa Elhamdülillah ve 34 defa Allahu Ekber demelerini tavsiye etmiş ve bunun kendileri için bir hizmetçiden daha hayırlı olduğunu bildirmiştir.
Hz. Ali (radıyallahu anh), bu zikri Resûlullah Efendimizden öğrendikten sonra hiç terk etmediğini ifade etmiştir. Kendisine, “Sıffîn gecesinde bile mi?” diye sorulduğunda, “Sıffîn gecesinde bile.” diye cevap vermiştir.
(Buhârî, 5362)
İşte sahâbenin zikir anlayışı buydu:
Öğrenmek, inanmak, yapmak ve devam etmek…
Onlar, Resûlullah Efendimizin bir tavsiyesini küçük görmez; kendilerine ulaşan bir sünneti hayatlarına geçirmek için gayret ederlerdi. Zikir de onların hayatında belli zamanlara mahsus bir söz değil, gönlü Allah ile irtibat hâlinde tutan bir kulluk şuuruydu.
Nitekim Ebû Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim bir günde yüz defa ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, on köle azat etmiş gibi sevap kazanır; kendisine yüz hasene yazılır, yüz günahı silinir ve o gün akşama kadar şeytandan korunur. Hiç kimse bundan daha faziletli bir amel getiremez; ancak bundan daha fazlasını yapan kimse müstesna.”
(Müslim, Zikir ve Dua, 28; Hadis No: 2691)
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu zikrin faziletini böylece bildirerek bizlere zikrin kıymetini öğretmiştir.
Demek ki kardeşlerim, vird; kulun Rabbini zikretmeyi hayatının bir parçası hâline getirmesi, kendisine öğretilen zikir ve dualara ihlâsla sarılması ve bunlarda devamlılık göstermesidir.
Tasavvuf yolunda da asıl mesele budur:
Dil zikirle meşgul olacak, kalp Allah’ı hatırlayacak, hâl ise zikrin meyvesi olacaktır.
Çünkü zikirden maksat yalnızca çok söz söylemek değil, zikredileni unutmamaktır.
Sahâbe-i kirâm bize bunu öğretti. Onlar Resûlullah Efendimizden ne öğrendilerse, onu hayatlarına taşıdılar. Zikirlerini korudular, devamlılık gösterdiler ve zikrin gönüllerinde meydana getirdiği güzel hâli ahlâklarına aksettirmeye gayret ettiler.
Öyleyse bize düşen de şudur:
Sahih olanı öğrenmek, sünnete uygun olanı yapmak ve yaptığımız zikri ihlâsla devam ettirmek.
Zira Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah katında amellerin en sevimlisinin az da olsa devamlı yapılan amel olduğunu bildirmiştir.
(Buhârî, Rikāk, 18; Hadis No: 6464)
Zikir, dilde başlayıp gönülde kök salmalı; gönülde kök salan zikir ise insanın hâline ve ahlâkına yansımalıdır.