Muridan
Sûfinin Bir Günü

Sûfinin Bir Günü

..... Tasavvuf bir terbiye sistemi demek. İslâm içinde bir terbiye okulu. Amaç, insana "Allah'ı görüyormuş gibi yaşama" disiplini kazandırmak. Ya da kişiliğe, "Siz O'nu görmeseniz de O'nun sizi gördüğü" bilincini yüklemek...

  Size "şah damarınızdan yakın" bir Kudret'le birliktesiniz. "Nerede olursanız olun, sizinle birlikte olan" bir Varlık var, işte O'nu hissetme, idrak etme, hayatını O'nunla birlikteliğin hassasiyeti içinde inşa etme bilinci edinmek tasavvuf terbiyesi...

  Bir başka anlamda, ânların farkında olmak ve her ânı, Allah'ın huzuruna çıkabilecek bir güzellikle doyurabilme disiplini edinmek... Her ânı Allah için seçmek diğer bir ifadeyle...

  Bir günü nasıl yaşar Sûfi böyle bir disiplini edinmek için?

  Sufi, seher vakti uyanır. Gecenin o müstesna vaktinde Rabbin huzuruna durur ve "teheccüd" namazının çağlayanında O'na olan ahdini, O'nunla varolduğu bilincini yeniler. Kalbini ve dimağını başka tüm güç odaklarının etkisinden arındırır. Tevhid bilinciyle donanır. Her gece özgürlük bilincini bir kere daha yenileyendir Sufi.

  Sonra içine yönelir, içini yeniden dokumaya başlar. İçi, kalb ve dimağı demektir. Kalbinini ve dimağını avucunun içine alır ve onların her dokusuna ulaşacak bir kişiliğini arındırma eylemine soyunur. Tevbeye-istiğfara sığınır. Bu, sırlarını Rabbi ile paylaşmak ve O'nun huzurunda temiz bir hayata söz vermek demektir.

  Sonra ahiret bilgisini yeniler. Mahşer ortamına gider ve gelir. Hayat kitabına bir de Mahşer aydınlığında bakar. Ellerini, ayaklarını, gözlerini, kulaklarını, yani tüm duyu organlarını sorgular, acaba elleri temiz mi, acaba gözlerinde kirlenme var mı, paçalarına çamur sıçramış mı, bütün bunlar dünya karanlığında değil, mahşer aydınlığında net görülecek şeylerdir. "Ölüm gündemi" her gün Sufi'nin nefes alış verişlerinde hissettiği bir gerçekliktir.

Sonra Hazreti Peygamber'le birlikte olur kalben... Acaba, yanyana durduğunuda ya da karşı karşıya geldiğinde O'(s.a.)na yakışmakta mıdır kişiliği?

O'ndan bu yana geçen "Allah dostu" diye nitelenebilecek insanların yanında durur sonra... Acaba Mahşer ortamında yanyana geldiğinde Müslümanlığı, insanlığı onlarla benzerlik arzedecek midir? Onların Allah'a bağlılıktan kaynaklanan şefkati, muhabbeti, merhameti, insan sevgisi, canlı cansız her şeyin hukukuna sadakati kendisinde var mıdır? Bir Ebubekir güzelliği, bir Yunus adanmışlığı içinde midir? Cübbesinin kenarında uyuyan bir kedinin istirahatini bozmamak için cübbesini kesebilir miydi meselâ... Bu çerçevede, gönül terbiyesiyle ilgilenen ve kalbî kıvamından emin olduğu Allah dostunu hatırlar. Onunla yanyana durur, benzeşme ve ayrışmalarını denetler...

Bu seher donanımı, gündüz en az beş kere yenilenir.

Gündüz, evet iş hayatı demektir. Sufiler de iş yaparlar, dünyayı imar gibi bir sorumlulukla yüklü hissederler kendilerini. El etek çekmemişlerdir dünyadan. Nasıl el etek çekerler ki, onların kutlu önderi (s.a.), hayatı denge üzerine kurmuştur.

 

Sufi'nin günlük hayatında unutmayacağı şey, seher vakti donanımıdır. Yani belki "Allah'la birliktelik bilinci"nin asıl sınanacağı alan günlük hayattır. İnsan ne de olsa, gecenin tecrid edilmişliği içinde bilincini diri tutabilir. Ama günlük hayatın dağıtıcı karakteri sınar Sufi'yi... Gaflete, unutkanlığa sevkeder. Namazın rek'atini, dualarını, tekbirini, hatta niyetini unutturur günün dağınıklığı... İşte böyle bir dağıtıcı ortamda "El kârda gönül Yarda" disiplinini edinmeye çalışır Sufi... Dağdaki Sufi ile şehirdeki Sufi'ye ilişkin kıssalar sosyal hayat içindeki sınavın büyüklüğünü anlatır. Sufi, ellerinin farkında olan insandır, gözlerinin, kalbinin farkında olandır. Zaman öldürmek olmaz, çünkü ölü zamanın hesabı vardır. Hep diri yaşamak zorundadır Sufi. Her anı ve her davranışın kalitesini seçerek yaşamaktır Sufilik. İçinde hep "Allah dostu" olabilme ufku taşır ve o dostluğun Pegyamber izinde yürümekle eşdeğer olduğunu bilir Sufi.

Günü bitirip, ölümden izler taşıyan uyku için yastığa başını koyduğunda, bir ömrü bitirir gibidir ve o ölçüde hesaba hazır bir Hayat Kitabına sahip olmak ister. "İşte Rabbim bana verdiğin emanet, onu arı-duru sana getirdim" diyebilmek önemlidir.

Müslümanlık da bu değil midir?

Evet, Müslümanlık da budur. Hatta gerçek anlamda insanlık da budur. Zaten Sufilik, İslâm'la kişiliği yoğurma eylemidir. İslâm'sa insanı insan etme disiplinidir.

Öyleyse neden Sufilik?

Bana sorarsanız, adını Sufilik koymasanız da olur, ama bu disiplinden vazgeçemezsiniz. İslâm dairesine girmiş olmakla, onun içinde yol katetmek aynı değildir. İnsanın "öfkeyi dizginlemek" için bile bir fırın ekmek yemesi lâzım. Yani bir tek duygunun eğitimi için... Ya korkular, sevgiler, nefretler, kinler... Ya bütün hissi melekeler, ya zihnî disiplin, yani düşünce dünyasını sağlıklı değerlerle donatmak... İşte bunun için bir özel eğitime ihtiaç var.

İlk sufiler, yola "Sufi" olmak için çıkmış insanlar değil, güzel müslüman olma cehdiyle çıkmış insanlar. Sufilik zaman içinde gelen bir dış tanımlamadır.

Gerçeğin çağrısı şudur: İşte İslâm. İşte insanlık. İşte onun kutlu önderi-kutlu örneği. İşte İslâm'ı güzel yaşayan Allah dostları. "Allah'la birlikteliği idrak" bilinciyle donanmış bir insan, bir Müslüman olma sınavı herkesin önündedir. Sufi'nin çabası, Hazreti Muhammed'in çizgisini, insanlığını, ya da O'ndan sonra gelen Allah dostlarının çizgisini çağımıza taşıma gayretidir. Mevlânâ'yı, Yunus'u, Şah Nakşbend'i çoğaltma çabasıdır. Bir güzel Müslüman olma sevdasıdır. Ve o sevda ulaştığı her yüreği diriltir. Sufilik, dünya maceramızdaki yürek sınavının farkında olmaktır.

Peki bu disiplin, yukardaki çerçevede işleyebiliyor mu? O apayrı bir konu.

Ahmet TAŞGETİREN

Top