Allah Dostlarında Tevazu ve Mahviyet
Gök kubbe altında nice Allah'ın sevgili kulları/dostları vardır ki onun sayısını ancak Cenab-ı Hak bilir.
Allah dostları, "Kad efleha men tezekkâ" ayet-i celilesine göre nefislerini öyle terbiye etmişlerdir ki ene (ben) demeyi dahi dillerine asla yakıştırmazlar, bundan imtina ederler ve sakınırlar.
قَدْ أَفْلَحَ مَن تَزَكَّىٰ وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّىٰ
"Şüphesiz arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir."
(A‘lâ Suresi 87/14-15)
Kendileri ile ilgili bir hususu anlatırken dolaylı anlatımlar yaparak nefislerini asla ön plana çıkartmazlar. Bilirler ki terbiye edilmemiş bir nefis, çift başlı bir ejderha gibidir. İnsanın en zayıf anını kollar, bir fırsatını bulup ortaya çıkıp görünmek ister. Gerçek insan-ı/mürşid-i kâmiller bu tuzağa düşmezler.
Nefisleri hakkında başkaları güzel sözler sarf ettiklerinde kendilerini bir mahviyyet ve mahcubiyyet hâli bürür; yüzleri kızarır, başlarını hafifçe öne doğru eğerler, boyunlarını bükerler, göz kapaklarını tevazu gereği hafifçe kapatırlar. Beden diliyle "Ben buna layık değilim" derler ve "Bu yolumuzun bereketi ve hürmetindendir" diyerek nefislerini asla öne atmazlar.
İşte böyle bahtiyar kimseler, gerçek bir mürşid-i kâmilin manevi terbiyesi altında yetişmiş kimselerdir.
Efendimiz Aleyhisselam buyurmuştur:
أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا فَخْرَ
"Ben kıyamet günü Âdemoğullarının efendisiyim; bunda övünme yoktur."
(Sünen-i Tirmizî, Tefsir 17, Hadis no: 3148)
Efendimiz (a.s) bu sözüyle hem bir hakikati ifade etmiş hem de derin bir tevazuyu bize öğretmiştir.
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."
(Enbiyâ Suresi 21/107)
Bu ayet-i celilede Cenab-ı Hak, Peygamberimize insanlara rahmet ve hidayete rehberlik vazifesi vermiştir.
Mürşidim Hacı Mustafa Hayri Baba Hazretleri (k.s.), sağlığında iken Davudî sesiyle ilahiler söyler, güzel ve hikmetli sözleri ile kalplerimize dokunur, ruhumuzun derinliklerine inerdi. Sohbetlerinde manevi atmosfer yoğun olur, zikir meclislerinde bulunan bahtiyar müridlerinden bazıları çeşitli hâllere bürünür, zuhuratlar görürlerdi. Feyizlerin oluk oluk aktığı bu olağanüstü mecliste farklı farklı şekilde cezbelenenler olurdu.
Maneviyatta makamı âli olmasına rağmen sağlığında iken kıymeti tam da anlaşılamamıştır. Bunun sebeplerinden birisi de mahviyyet makamında olmuş olmasındandır.
Kendisini ve nefsini hiç ön planda tutmaz; Rabbimizin emrine ve iradesine boynunu büküp "Ya Rab, kahrında hoş, lütfunda hoş" anlayışı ile tam bir teslimiyet içerisinde, gönül penceresinden Rabbimizin iradesini ve rızasını seyretmiştir.
Kendisi bir defasında:
"İsteseydim dünya beni bilir fakat biz sırrı tercih ettik"
buyurarak buna işaret etmiştir.
Henüz hayatta iken "Vefatımdan sonra kendisini tanıyanların, bilenlerin daha çok olacağını" ifade etmiştir.
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي
"Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir."
ayetinden mülhem, gönül dünyamıza ilahi aşk ve muhabbeti yerleştirip bu fani âlemden bâki âleme, mührünü vurup ruhunu Allah'a teslim etmiştir.
(Fecr Suresi 89/27-30)
Cenab-ı Hak, Mürşidim Hacı Mustafa Hayri Babamızın himmetini üzerimizden eksik eylemesin. Âmin.