Muridan
Münâzara Âdâbı

Münâzara Âdâbı

Övülen münâzara, halis bir niyet, sağlıklı bir yol izleyişiyle yapılan ve hayırlı sonuç doğuran münâzaradır.

Münâzarayla ilgili Kur’ân ve Sünnet’ten bazı nassları ve selefin görüşlerinden bir kısmı şöyledir:

“Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış.” (Nahl, 125) Burada münâzaraya davet vardır. Kelamcıların çoğuna göre âyette bahsedilen üç yol; delil, hitabet ve münâzaradır.

Allahu Teâlâ: “Kitap ehlinden haksız davrananlar bir yana, onlarla en güzel şekilde tartışın.” (Ankebût, 46) buyuruyor. Âyet-i kerime bize, kitap ehliyle yumuşak, nazik ve insaflı bir şekilde münâzaramızı, taşkınlıktan sakınmamızı emrediyor.

Sahabenin, Rasûlullâh (s.a.s) ile münâzarası, doğru yolu araştırırken, dinî veya dünyevî meselelere ilişkin hükümleri belirlemeye çalışırken yapılanıdır.

Buna örnek Hz. Ömer’in Hudeybiye anlaşmasındaki münâzarasıdır. İbn Kesîr (r.a.) es-Sîre en-Nebeviyye’de şunları nakleder:

“İbn İshak’ın, Zührî’den naklettiğine göre Kureyş, Benî Âmir b. Luey’in kardeşi Süheyl b. Amr’ı Rasûlullâh (s.a.s)’a gönderdi. ‘Muhammed’e git ve bu sene geri dönmesi için kendisiyle anlaşma yap! Vallahi asla Araplar, Mekke’ye zorla girdi diye hakkımızda dedikodu edemeyecekler’ dediler. Süheyl b. Amr geldi. Onun geldiğini gören Rasûlullâh (s.a.s): ‘Muhakkak ki Kureyş bu adamı göndermekle barış istiyor’ buyurdu. Rasûlullâh’ın (s.a.s) yanına varınca onunla uzun uzadıya konuştu. Aralarında barış yapıldı. Yazıya geçmeden Hz. Ömer fırladı. Hz. Ebubekir’e giderek: ‘Ey Ebubekir! O zat, Allah’ın peygamberi değil mi?’ O da: ‘Evet’ dedi. ‘Peki, biz Müslüman değil miyiz?’ diye sordu. ‘Evet’ cevabını verdi. Sonra ‘Onlar müşrik değil mi?’ diye sordu. Yine ‘Evet’ cevabını alınca ‘Öyleyse dinimize bu küçüklüğü niçin yanaştırıyoruz’ dedi. Hz. Ebubekir (r.a.): ‘Ya Ömer! Onun dediklerini tut. Şüphesiz ben, Muhammed (s.a.s)’in Allah’ın resûlü olduğuna şahadet ediyorum’ diye cevap verdi.”

Hz. Ömer (r.a.): ‘Ben de onun peygamber olduğuna şahadet ediyorum’ dedi. Resûlullâh’a gitti. Aynı soruları ona da sordu. O da: ‘Ben, Allah’ın kulu ve peygamberiyim. Emrine asla karşı çıkmam. O, beni ihmal etmeyecektir” buyurdu. (es-Sîre en-Nebeviyye, İbn Kesîr, III, 201 vd.)

Hz. Ömer’in tavrını Rasûlullâh (s.a.s) takdir etmiştir. İşte Hz. Ömer bu münâzaradan sonra: “Hakkımda hayırlı olduğuna kanaat getirinceye kadar o gün yapmış olduğum konuşmanın korkusundan ötürü durmadan köle azat ettim, namaz kıldım, sadaka verdim, oruç tuttum” demiştir.

Sahabeden hiçbiri hakkı talep (gerçeği arama) konusunda yapılan münâzarayı inkâr etmemiştir. (el-Fakih ve’l-Mütefekkih, Bağdâdî, I, 235)

Münâzarayı; vacip olanı, haram olanı, müstehab olanı ve mekruh olanı arasında ayrım yapmaksızın tümden reddedenlerin delilleri aşağıda sıralanmıştır:

1. “Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş onadır. Allah’ın çağrısına isabet eden bulunduktan sonra, onun hakkında münâzaraya girişenlerin delilleri Rableri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır, çetin bir azap da onlar içindir.” (Şurâ, 15-16)

2. “ (Dilerse onları suda boğar, ta ki onlardan öç alsın) ve âyetlerimiz üzerinde tartışanlar kendilerine kaçacak yer olmadığını bilsinler.” (Şurâ, 35)

3. “Eğer seninle münâzaraya girerlerse ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a verdim” de” (Âl-i İmrân, 20)

4. Rasûlullâh (s.a.s): “Doğru yolda iken sapan bir topluluğa münâzaradan başka bir şey verilmez” buyurmuş sonra “Sana böyle söylemeleri, sadece münâzaraya girişmek içindir. Onlar şüphesiz münâzaracı bir millettir.” (Zuhrûf, 58. Hadisi, Tirmizî ve İbn Mâce rivâyet etmiş ve Tirmizî, hasendir, sahihtir) demiştir.

5. Peygamberimiz (s.a.s): “Haksızken münâzarayı bırakana Allah, cennetin ortasında bir köşk yapar. Haklı olduğu halde bırakana ise cennetin en üst yerinde bir köşk kurar” (İbn Mâce rivâyet etmiştir) buyurmuştur.

6. Rasûlullâh (s.a.s): “Allah’ın en çok nefret ettiği kimse münâzarada ifrata varan kimsedir” buyurmaktadır.

7. Mâlik b. Enes (r.a.)’in sözü: “Dinde münâzara doğru bir şey değildir. Bir kimse, bir başkasında daha münâzaracı çıktı mı, hemen onun Cebrail’in Peygamber (s.a.s)’e vahye dönmesini isterdik.” (Bkz. el-Fakih ve’l-Mütefekkih, I, 131 ve Şatıbî, Kitâbü’l-İ‘tisâm, II, 257)

Bunlar kitaptan, sünnetten en kuvvetli delillerdir. Said b. Müseyyeb ve Ebû Seleme’nin Ebû Hureyre’den, onunda Peygamberimiz (s.a.s)’den rivâyet ettikleri bir hadiste Rasûlullâh (s.a.s): “Kur’ân hakkında yapılan münâzara küfürdür” buyuruyor.

Bu hadisin anlamı, tartışan iki kişiden birinin, herhangi bir âyeti bile bile inkâr edip bir kenara itmesi veya o âyetten şüphelenmeye başlamasıdır. Küfür olan münâzara budur.

Fıkıh ilminde münâzara yapma konusunda icmâ vardır. Çünkü bu ilimde ayrıntılı hükümleri temel prensiplere dayandırma mecburiyeti vardır. İtikadî konular ise Allahu Teâlâ’ya ancak kendisinin veya Resûl’ün bildirmiş olduğu yahut ümmetin icmâ ettiği konulardır. İmam-ı Gazalî münâzarada gurur, kibir, ilim ve üstünlük göstermeye çalışarak büyüklük taslama tarafının daha ağır bastığı görüşündedir. İhyâ’da “âfetlerin dördüncüsü münâzara ve çekişmedir” demektedir. Gazalî, münâzaranın kibir sebebiyle kendini haklı çıkarmak üzere karşı tarafla çekişme suretinde olduğunu söyler. Bu hastalıktan kurtulmanın yolu, susulduğu takdirde günah olmayacak bir konu varsa hiç konuşmamaktır.

Münâzarada parçalama, mahvetme ve eziyet etme olabilir. İnsanı helake götüren kınanmış iki huydur. Münâzarada, mutlaka incitme, sinirlendirme ve kendisine itiraz edilen kimsenin tahrik edilip sözünü haklı-haksız elinden gelen her şeyle desteklemeye sevk etme ve söyleyeni sarıldığı her imkânla ayıplamaya kalkmasına neden olma görülür.

Münâzarayı yasaklayanların delilleriyle, varlığını kabul edenlerin delilleri arasında bir çelişki yoktur. Bunu yasaklayanlar bâtıl münâzarayı yasaklamış olmaktadır. Onu bâtıla yardımcı olan yahut bâtıla götüren, ulaştıran her münâzara şeklinde tanımlıyoruz. Varlığını kabul edenlerin delilleri ise bizi Allah’ın mesajını tebliğ ederken ve savunurken belge ortaya sermek ve hakka yardım etmek için münâzaranın müstahak veya vacip olduğu sonucuna götürmektedir. İki tarafın delilleri birbiriyle çelişmemektedir.

Fahreddin Râzî: “Allah’ın âyetleri üzerinde inkâr edenlerden başkası münâzaraya girmez. Ey Muhammed! İnkârcıların yeryüzünde (rahat rahat) dolaşmaları sakın seni aldatmasın” (Mü’min, 4) âyetini tefsir ederken: “Münâzara iki çeşittir: Hakkı kabul ettirmek için yapılan münâzara ve bâtılı kabul ettirmek gayretiyle yapılan münâzara.” Münâzaranın ilk türü peygamberlerin (a.s.) mesleğidir. Allahu Teâlâ, Resûlüne, “En güzel şekilde tartış” (Nahl, 125) buyuruyor. Yine kâfirlerin Nuh (a.s.)’a: “Ey Nuh! Bizimle tartıştın, hem de çok tartıştın” (Hûd, 32) dediklerini nakletmektedir.

İmam Kurtubî: “Siz hadi bilginin olan şey üzerinde tartışıyorsunuz. Ama bilginin olmayan şey hakkında niçin tartışırsınız? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz” (Âl-i İmrân, 66) âyetinin tefsirinde şunları söyler: “Bilgisiz olan kimsenin münâzaraya girmesinin yasak olduğuna, araştırması olmayanların bundan nehyedilmiş bulunduklarına âyet delildir. Allahu Teâlâ bunun için ‘Siz hadi bilginin olan şey üzerinde tartışıyorsunuz. Ama bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışırsınız.’ ” Münâzara için bilgi ve kavrayış şarttır.

Münâzara bazen haklı bazen de haksız olmaktadır. Haklı münâzara İslâm’ın cevaz verdiği münâzaradır. Batıl münâzara ise haram olan münâzaradır.

Kınanan Münâzara

“Batıla yardımcı olan veya batıla götüren her münâzaradır” şeklinde tanımlanmaktadır. Batılı teyit için yapılan münâzaranın kınandığı kesindir. Fakat zaman zaman batılın üstünlük sağladığı görülür. Batıl ne ile bertaraf edilecektir? Susmakla mı, silah zoruyla mı, yoksa delil ve belge ile mi? Şüphesiz delil ve belge ile sonuca ulaşabiliriz. Haklı olduğumuz sürece bunlar bizim yanımızda olacaktır. Zaman zaman bilek gücü batılı hakka karşı galip getirmiş ve onun yerine geçirmiştir. Hz. Osman’ın öldürülüşünde Hz. Zübeyr’in katlinde, Yezid zamanında vuku bulan “Harre” olayında ve Hz. Hüseyin’in şahadetinde görüldüğü gibi yine katillerinin delilleri asla üstün gelmediği halde birçok peygamber öldürülmüştür.

Kınanmış münâzara iki türlüdür:

1. Bilgiye sahip olmadan yapılan münâzara: Delili: “Allah katında bilmeden tartışan…”

2. Gerçek ortaya çıktıktan sonra, kandırma ve tahrik edici komplolarla batıla hizmet için yapılan münâzara. Delili: “Batılı hakkın yerine koymak için tartışmışlardı.” (Mü’min, 5)

Bu anlatılanlardan şu neticeler ortaya çıkmaktadır:

1. Münâzara kimi zaman haklı, kimi zaman haksız olmakta ve hüküm yapılış sebebine göre değişmektedir. Münâzara haksız ise haram, haklı ise mubah veya vaciptir.

2. Münâzarayı emreden nasslarla nehyeden nasslar arasında çelişki yoktur. Nehyeden nasslar batıl münâzaraya, emredenler ise hak münâzaralara hamledilir.

3. Sapıklara ve bidatçilere karşı delil getirmek için yapılan haklı münâzara bir çeşit cihattır.

4. Haklı münâzara dinde nasihat çerçevesi içerisine girer.

İmam İbn Kayyım “Zâdü’l-Meâd” adlı eserinin, Necrân Hıristiyanlarından gelen elçileri anlatan bölümünde, bu olayın içerdiği yararlı sonuçları naklederken şunları söyler: “Bunlardan biri, kitap ehli ile münâzaranın caiz hatta müstahak oluşudur. Dahası içlerinden bazısının Müslüman olma ümidi belirdiği anda vacip oluşudur. Bir diğeri, onlara deliller sergilemektir. Onlarla münâzaraktan ancak delil getiremeyen âcizler kaçar. O zaman iş ehline bırakılsın, binek sürücüsüne, yay da ustasına terk edilsin.” (Zâdü’l-Meâd fî Hedyi Hayri’l-‘İbâd, III, 43)

5. Haksız münâzara toplum varlığını yıkma anlamını taşımaktadır.

6. İnsanlık, münâzaraların kargaşasında, delil ve belgenin sözünü hakem kıldıkça ve münâzaranın adabına sarıldıkça bu kendisi için, kuvvet ve silahın sözüne bakmaktan her zaman daha hayırlı, daha erdemli ve daha kendisine yaraşır bir tutum ve davranış olacaktır.

Top