Muridan
Osmanlı Minaresi Neden Eğri?

Osmanlı Minaresi Neden Eğri?

...Bu ne yüce bir saygı ve edep anlayışıdır ki, milyonda bir gerçekleşmesi mümkün olmayan bir konuda bile ecdadımız işi şansa bırakmak istememişlerdir.

 Son yazımızın altına, “Küresel İletişim Sorunları” başlıklı uluslararası bir kongrede bildiri sunmak üzere yurtdışında programda olacağım” şeklinde not düşmüştük.

 Kongre Mekke’de gerçekleşti.

 Hazır kutsal topraklara gitmişken, birkaç gözlemimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

 Yazımızın ağırlıklı noktasını başlığa esas teşkil eden konu oluşturmuyor. Bu konuda çeşitli kaynaklarda bilgilere rastlamak zaten mümkün. Ben sadece konu hakkında kendi çektiğim bir fotoğrafı yazıya ekledim. Fakat daha önce duymamış olanlar olabileceği için şu kadarını ilave edeyim:

 Peygamber Efendimizin kabrinin üstünde bulunan yeşil kubbenin (Kubbetul Hadra'nın) hemen yanıbaşında bulunan ve külah kısmı da yeşil olan zarif minare Osmanlı eseridir. Atalarımız  bu minareyi özellikle eğik olarak inşa etmişlerdir. Eğik yapılmasının nedeni ise, doğal afetler başta olmak üzere herhangi bir nedenle minarenin yıkılması durumunda minareye ait molozların Peygamber Efendimizin mezarının üzerine devrilmesine engel olmaktır. Bu nedenle kule mezarın zıddı yönünde eğimli olarak inşa edilmiştir.

 Bu ne yüce bir saygı ve edep anlayışıdır ki, milyonda bir gerçekleşmesi mümkün olmayan bir konuda bile ecdadımız işi şansa bırakmak istememişlerdir.

 Osmanlı Devleti Ravza’ya diktiği minareyi yüksek tutmadığı gibi, Kabe etrafındaki revakları da Kabe’den daha yüksek inşa etmedi. Hatta Kabe’den yüksek binaya da izin vermedi. Bu konuda o kadar çok örnek var ki, hepsi toplansa bir kitap oluşturmak bile mümkün olabilir. Şimdi Kabe’ye etrafına dikilen kulelerle tepeden bakılıyor. Adeta ayak altında kalıyor.

 Kutsal topraklara gidenlerin kolaylıkla fark edeceği ilk izlenimlerden biri, Suud yönetiminin inanç anlayışından kaynaklanan nedenlerle bizim önem atfettiğimiz mekanlara karşı ilgisizliği, hatta bu tür mekanların yok olup gitmesine bir çeşit göz yummasıdır. Sevr’e gitseniz de bu ilgisizliği görürsünüz, Hira’ya gitseniz de... Buralara ulaşım yolları bakımsız ve çıkılması istenmeyen türden eziyetli bir mahiyettedir. O bölgelerde çevre temizliği oldukça yetersizdir.

Nedendir bilinmez, tarihi mekanların yaşatılmasından pek hoşlanmıyorlar. Osmanlı’ya ait eserlere karşı ise özel bir mesafeleri olduğu ortada.

O kadar ki, bir valimiz birkaç gün önce bana Medine’den temin ettiği bir katalog hediye etti ve bir noktaya dikkat çekti. Katalogda Peygamber Efendimizin mescidi için yapılan tüm inşa faaliyetleri başından itibaren anlatılmasına rağmen, 400 yılı aşkın süre bu topraklara hizmet eden ve eserler bırakan Osmanlı mirasına ait tek satıra bile yer verilmemiş. Halbuki şu an bile Ravza’nın en güzide mekanları, mihrabı ve minberi ve dahi o güzelim revakları Osmanlı eseri.

Okçular Tepesi yok oluyor...

Fakat bugün bu yazıyı kaleme almamıza esas teşkil eden asıl nokta, sadece İslam tarihi açısından değil, sonuçları itibariyle insanlık tarihi açısından da büyük önem taşıyan Uhud Savaşı’nın cereyan ettiği alanın durumu...

Savaşın kaderine tesir eden ve Okçular tepesi olarak ifade edilen tepe, ziyaretçilerin yoğun akınına uğradığı için aşınma nedeni ile ilk haline göre 11 metre kadar küçüldüğü ifade ediliyor. Resimde de görüldüğü gibi, pek yakın zamanda orada bir tepeden de eser kalmayacak gibi.

Hele, savaşın en kritik anında Peygamber Efendimizin üst başı kan içinde yaralı olarak çekildiği kayalık alan var ki, savaşın en zor anlarının yaşandığı o bölge yapılaşmaya açıldığı için binalar arasında boğulmuş vaziyette. Hakeza, başta Hz. Hamza Efendimiz olmak üzere şehidlerimizin gömülü olduğu alan da yapılaşmanın ortasında kalmış durumda.

Görüntüler Suudi yetkilileri pek rahatsız etmiyor gibi. Üstelik, bu tür mekanların ziyaret edilmesinden hazzetmedikleri de biliniyor. Bu bölgeler sit alanı ilan edilmeli ve özenle korunmalıydı.

Hendek Savaşı’nın gerçekleştiği alan da aynı durumda. Anlatıldığına göre 1980’lere kadar bu hendeğin yeri belliydi. Keşke orası da korunsaydı ve oldukça kısa sürede o kadar uzun hendeğin nasıl kazıldığı ziyaretçilere bizzate göstererek yerinde anlatılabilseydi.

Nasıl ki Cennetülbaki mezarlığında kimin nerede yattığı belli olmayacak şekilde dümdüz edildi ise, tanınmış sahabilerin evlerinin nerede olduğu da belli değil. Olsa ne olurdu ki diyebilirsiniz. Mekan insan ilişkisi önemlidir. Batılı ülkeler işgal ettikleri yerlerde (Irak örneğinde olduğu gibi) özellikle bu tür kutsal mekanları imha ediyorlar ki, orada yaşayanların o topraklara dair aidiyet duygusu zayıflasın ve herşeye rağmen oraları savunma güdüsü ortadan kalksın.

Mevlana’sız Konya, Selimiye’siz Edirne, Balıklıgöl’süz Urfa düşünebilir misiniz?

Bu mekanları yaşatmak orada neden yaşanması gerektiği kadar önemlidir...

Bu konu çok su götürür, uzar gider ama şu kadarını söyleyelim: Tüm olan bitene ecdadımızın oraya diktiği bir minareyi bile tasarlarken göz önünde tuttuğu ayrıntı çerçevesinden baktığımızda, aradaki algı farkı kendiliğinden ortaya çıkar.

Yeri geldiğinde konuya tekrar devam edeceğiz.

 Prof. Dr. Osman ÖZSOY – HABER 7

Top